Bir zamanlar meydanlarda ve manşetlerde “din elden gidiyor” feryatları yükselirdi; bugün ise tersine bir refleksle “laiklik elden gidiyor” çağrıları yapılıyor…

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in tüm okullara gönderdiği Ramazan genelgesi üzerinden yeniden hararetlenen son tartışma bazı kafalarda şöyle bir endişe oluşturmuş… Gerçekten laiklik elden mi gidiyor?”

Bu soru, Türkiye’de neredeyse refleks hâline gelmiş bir cümledir. Konu din olduğunda laiklik hatırlanır; konu özgürlük olduğunda ise çoğu zaman unutulur. Oysa laiklik, yasak üretme mekanizması değil; özgürlükleri güvence altına alma ilkesidir.

Önce kavramı netleştirelim.

Laiklik, devletin bir din veya inanç karşısında taraf olmaması demektir. Devlet, herhangi bir inancı resmî ideoloji hâline getiremez; vatandaşlarını belli bir dini pratiğe zorlayamaz; bir inancı diğerine üstün kılamaz. Bu, laikliğin özüdür…

Peki laiklik, kamusal alanda dinin tamamen yok sayılması mıdır? Hayır…

Laiklik, devletin dini yasaklaması değildir; devletin dini dayatmamasıdır!...

Bu ayrımı yapmadan yürütülen her tartışma, baştan sakattır…

Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik anlayışı, Mustafa Kemal Atatürk döneminde şekillenirken temel hedef, devlet işlerinin dinî otoriteden bağımsızlaştırılmasıydı. Ama bu, toplumun dinî hayatının ortadan kaldırılması anlamına gelmiyordu. Aksine, dinin siyasal araç haline gelmesini önleme çabasıydı…

1950’den itibaren Türkiye’de laiklik meselesi, iki farklı yorum arasında gidip geldi…

Bunlardan birincisi; dinin kamusal alanda görünürlüğünü minimuma indirme eğilimi güden katı (jakoben) bir yorum…

İkincisi ise; devletin tarafsızlığını koruyarak din özgürlüğüne daha geniş bakan özgürlükçü bir laiklik yorumu…

Şimdi soruyu yeniden soralım:

Bir okulda Ramazan ayı dolayısıyla bilgilendirici etkinlik yapılması, oruç ve paylaşma kültürü üzerine konuşmalar düzenlenmesi laikliğe aykırı mıdır?

Eğer bu etkinlikler zorunlu tutuluyor, farklı inançtan veya inançsız öğrenciler üzerinde baskı oluşturuyor, alternatif görüşlere alan bırakmıyorsa; evet, sorun vardır.

Ama gönüllülük esasına dayalı, bilgilendirici, çoğulcu bir çerçevede yapılıyorsa; burada laikliğe aykırılık değil, toplumsal gerçekliğin tanınması vardır. Bu nedenle sosyal sorumluluk güdüsü devreye girmiştir…

Türkiye toplumunun ezici çoğunluğu Müslümandır. Bu sosyolojik realiteyi yok saymak, laiklik değildir; gerçeklikten kopmaktır… Devletin tarafsızlığı, toplumun kültürel dokusunu inkâr etmek anlamına gelmez…

Burada kritik eşik şudur:

Devlet organizasyon mu yapıyor, yoksa yönlendirme mi?

Bir dini, “tek doğru” olarak sunmak ile bir dini olguyu, kültürel ve sosyal boyutlarıyla anlatmak arasında fark vardır. Laiklik, bunlardan birincisine itiraz eder; ikincisine değil!...

Nitekim Avrupa’daki birçok laik ülkede okullarda Noel etkinlikleri yapılır, Paskalya tatilleri uygulanır, dini bayramlar kamusal takvimde yer alır. Fransa gibi katı laiklik anlayışına sahip bir ülkede bile dini günler kültürel bağlamda ele alınır. Bu durum, devletin Hristiyanlığı dayattığı anlamına gelmez.

Dolayısıyla mesele, etkinliğin varlığı değil; içeriği ve yöntemidir…

Laiklik, özgürlük ilkesidir. Özgürlük ise hem inanma hem de inanmama hakkını kapsar. Bir öğrenci oruç tutmak istiyorsa, bu tercihine saygı duyulmalıdır. Tutmak istemiyorsa, o da baskı görmemelidir. Devletin görevi, bu iki tercihi de güvence altına almaktır.

Türkiye’de laiklik tartışması çoğu zaman iki uç arasında sıkışıyor:

Bir uç, laikliği din karşıtlığı olarak yorumluyor… Diğer uç ise, dini kamusal alanda sınırsız hâkimiyet alanı olarak görüyor.

Oysa anayasal laiklik, bu iki uçtan da uzaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 24. maddesi din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alır. Aynı zamanda kimsenin dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağını belirtir. Bu madde, laikliğin yasakçı değil; koruyucu karakterini ortaya koyar.

Ramazan genelgesi üzerinden yürütülen tartışmada gözden kaçırılan nokta şu:

Okul, toplumdan bağımsız “steril bir laboratuvar” değildir. Toplumsal hayatın içindedir. Öğrenciler Ramazan’ı evlerinde, sokakta, medyada zaten yaşıyor. Okulun bunu yok sayması mı daha laik, yoksa pedagojik bir çerçevede ele alması mı?

Elbette burada hassasiyet şarttır. Çoğulcu bir toplumda tek tip dinî anlatım sorunludur. Farklı mezhep ve yorumların varlığı, hatta inançsızlık seçeneği de göz önünde bulundurulmalıdır. Laik devlet, kapsayıcı olmak zorundadır.

Ama kapsayıcılık, inançları görünmez kılma değildir…

Bir başka yanılgı da şöyle: Devletin dini içerikli bir faaliyete izin vermesi, laikliğin zayıfladığı anlamına gelmez. Laikliğin zayıflaması, devletin belli bir inancı diğerlerine üstün kılmasıyla olur.

Eğer bir genelge, “Ramazan ayı dolayısıyla isteyen okullarda bilgilendirici faaliyetler yapılabilir” diyorsa, burada bir dayatma yoktur… Ama “tüm öğrencilerin etkinliğe katılması zorunludur” deniyorsa, o zaman tartışma başlar…

Hukuk devleti ayrıntıda gizlidir…

Laiklik ilkesini savunmak, dinî hayatı bastırmak değildir. Aksine, dini siyasetin manipülasyon alanından korumaktır. Din özgür olduğunda değer kazanır; zorunlu olduğunda şekle dönüşür…

Toplumsal barışın anahtarı da burada saklıdır. İnançlı birey, laikliği tehdit değil; teminat olarak görmelidir. İnançsız birey de dini etkinliği otomatik olarak rejim değişikliği işareti saymamalıdır…

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, kavramları ideolojik slogan olmaktan çıkarıp hukuki çerçevesine oturtmaktır…

Laiklik, dinin kamudan kovulması değildir. Laiklik, dinin devlet eliyle dayatılmamasıdır.
Laiklik, çoğulculuğun sigortasıdır…

Biz laikliği yasak üretme aracı olarak mı görüyoruz, yoksa özgürlükleri dengeleme ilkesi olarak mı?...

Eğer ikinciyi tercih edersek, Ramazan genelgesi gibi konular daha serinkanlı tartışılır. Dayatma varsa eleştirilir. Yoksa gereksiz kriz üretilmez.

Kavramlar üzerinden kavga etmek kolaydır. Kavramları doğru anlamak ise emek ister.

Laiklik, bu ülkenin ortak zeminidir… O zemini ya korkularla daraltacağız,
ya da özgürlüklerle genişleteceğiz…

Cml Cargo Eurovizyon Banners Yatay Iceri