Biz ilk evimizi 1999 yılında aldık. O zamanlar eşim de ben de (GİH) sınıfında düz devlet memurlarıydık. İmkânımız bodrum kata yemişti… Babam normal kat almam için farkını üstlendi ama bunu kabul etmedim. Kendi yağımızla kavrulmak istedim.

Karı-koca, maaşımızdan artırdığımız tasarruflarla beş yıl içinde tüm borcumuzu ödedik; çok şükür...

Anlayacağınız, bir zamanlar bu ülkede sıradan bir memur maaşından artırarak ev sahibi olabiliyordu. Mütevazı sofralarda kalabalık ama sıcak bir aile içinde yaşayabiliyordu…

Hayat kavgamız ve mücadelemiz zengin olmak için değil, insanca yaşayabilmek içindi zaten…

Bugün ise meselenin boyutu değişti… Alt gelir grubundaki insanlar artık “refah” derdinde değil, “geçinebilme” derdinde

Ekonomik tartışmalar çoğu zaman teknik kavramlar arasında kaybolur: Faiz oranları, büyüme verileri, cari açık…

Oysa sokaktaki vatandaş için tek bir gerçek vardır: Paranın alım gücü…

Eğer maaşınız her ay biraz daha eriyorsa, ekonominin kağıt üzerindeki başarılarının sizin için bir anlamı kalmaz…

John M. Keynes, “enflasyon, toplumun gizli vergisidir” der. Gerçekten de öyledir. Çünkü bu vergi, kanunla değil; fark edilmeden, yavaş yavaş tahsil edilir. Üstelik en çok da kendini koruyamayanlardan alınır!...

Yüksek enflasyonun en tehlikeli yanı, sadece cebimizi değil; “toplumsal dengeyi” de bozmasıdır. Sabit gelirli kesimler her geçen gün yoksullaşırken, varlık sahipleri enflasyonla birlikte servetlerini büyütebilir. Böylece toplumda görünmez ama derin bir ayrışma başlar…

Böylece ekonomik bir sorun, zamanla “sosyal adalet krizine” dönüşür.

Ancak burada daha derin bir mesele var; iletişim kopukluğu ve güven erozyonu…

Eski bir hikâye anlatılır:

Bir ülkede büyük bir kuraklık baş gösterir. Tarlalar kurur, ürünler azalır, halk zor günler yaşamaya başlar. Köylüler defalarca yöneticilere haber gönderir: “Su kaynaklarımız tükeniyor, önlem alınmazsa büyük bir felaket olacak.” Ancak bu haberler, saraya ulaştığında iyice törpülenmiştir... “Her şey kontrol altında, küçük sıkıntılar var ama yönetilebilir” denir.

Saray da buna inanır. Çünkü önüne gelen raporlar sakindir, ölçülüdür, hatta umut vericidir.

Aylar geçer… Kuraklık kıtlığa dönüşür. İnsanlar göç etmeye başlar. İşte o zaman gerçek, tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar…

Hükümdar öfkeyle sorar: “Bana neden gerçeği söylemediniz?”

Cevap ibretliktir:

Sultanım, biz size halkın sesini değil, halktan duymak isteyeceğiniz sesi getirdik.”

Bu hikâye, sadece geçmişe ait bir anlatı değildir. Bugünün en kritik sorunlarından birine işaret eder: Eğer milletin sesi devlete sağlıklı şekilde ulaşmazsa, karar mekanizmaları gerçeklikten kopar.

Türkiye’de enflasyon meselesi tam olarak böyle bir riskle karşı karşıyadır.

Resmi veriler, teknik analizler, makro göstergeler… Hepsi önemlidir. Ancak bir de sokağın enflasyonu vardır. Pazardaki fiyat, kiradaki artış, faturadaki yük… Eğer bu gerçekler yukarıya tam ve doğru şekilde ulaşmazsa, alınan kararlar eksik kalır.

Çünkü ekonomi, sadece sayılarla değil; “insanların yaşadığı gerçeklikle” ölçülür

Montesquieu’nun “Bir ülkede adalet yoksa, orada hiçbir şey güvenli değildir” sözü, bugün ekonomik bağlamda da geçerlidir. Güvenin olmadığı yerde para değer kaybeder, yatırım azalır, insanlar geleceğe umutla bakamaz.

Bu nedenle enflasyonla mücadele, sadece para politikasıyla sınırlı kalamaz. Elbette bütçe disiplini, kontrollü para arzı ve rasyonel ekonomi politikaları vazgeçilmezdir. Ancak bunların başarısı, toplumun sisteme duyduğu güvenle doğrudan ilişkilidir.

İbn Haldun’un asırlar önce ortaya koyduğu bir gerçek var: “Devletin temeli adalettir.” Bu adalet sadece hukukta değil, ekonomide de kendini göstermelidir. Gelir dağılımında, fırsat eşitliğinde, yükün paylaşımında…

Eğer vatandaş, alınan kararların adil olduğuna inanmazsa; en doğru politika bile sahada karşılık bulmaz… Güvenin olmadığı yerde yatırım olmaz, üretim artmaz, refah kalıcı hale gelmez.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, sadece enflasyonu düşürmek değil; enflasyonu doğuran zihniyeti değiştirmektir. Kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadeli istikrarın feda edilmediği, popülist harcamaların yerine sürdürülebilir politikaların tercih edildiği bir anlayışı benimsemektir…

Çözüm, sadece teknik değil; aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir çerçevede aranmalıdır.

Ama en önemlisi şu ilkenin hiçbir zaman unutulmaması gerek:

“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.”

Bu söz, sadece ahlaki bir öğüt değil; aynı zamanda stratejik bir gerçektir. Çünkü refahı bozulmuş, geçim derdine düşmüş bir toplumda, devletin gücü sürdürülebilir değildir.

Topyekûn kalkınma dediğimiz şey, sadece belli bir kesimin değil; toplumun tüm katmanlarının birlikte yükselmesidir. Makroekonomik gösterge artışları, aynı oranda toplumsal huzuru da artırmıyorsa bu bir “illüzyon” olarak kalır…

Sonuç olarak…

Enflasyonla mücadele, bir ekonomi programından öte, bir “güven inşası” sürecidir.

Ve o güvenin temeli de şudur:

Devlet; milletten duymak istediğini değil, milletin duyurmak istediğini işitmelidir…

Hiç kimse, sessiz kaldığı için yoksullaşmaya mahkûm edilmemelidir.