Bir toplum düşünün…

Kendi kaderini tayin etme hakkını kazanmış, ama o kaderin sorumluluğunu üstlenme konusunda hâlâ tereddütlü…

Cumhuriyet, bu topraklara yalnızca bir yönetim biçimi getirmedi. Aynı zamanda bir zihniyet devrimi önerdi. “Kula kulluktan” “birey”e geçiş… Yani iradesini bir başkasına teslim eden insan tipinden, kendi aklıyla düşünen, sorgulayan, karar veren bir yurttaşa dönüşüm…

Bu sıradan bir dönüşüm değildir. Hatta, tarihimizin en zor devrimlerinden biridir… Zira kendi aklıyla düşünebilmek, hakkınca sorgulamak ve kendi kararlarını kendi verebilen bir insan haline gelebilmek için buna uygun kurumlarda eğitilmek, yetişmek, öğrenim görmek gerekir…

Biz son bir asır boyunca, bu sonucu sağlayacak en iyi ve en nitelikli okullardan binlercesini açmamıza rağmen, hala beklediğimiz neticeye ulaşamadıysak; demek ki devrimin en önemli parametresi yapısal sorunlar değilmiş…

Immanuel Kant “Aydınlanma Nedir?” sorusuna verdiği o meşhur cevapta şöyle der:

- “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayış durumundan kurtulmasıdır.”

Ve o “ergin olmayış” hâlini tek cümleyle şu şekilde tanımlar: “Başkasının aklını kullanma kolaycılığı…”

Ben bugün dönüp kendimize baktığımda, toplumumuzu tam da bu cümlenin gölgesinde yatarken görüyorum…

Cumhuriyet’in ilk yıllarında atılan adımların hakkını elbette teslim etmek gerekir. Eğitimde bir seferberlik başlatıldı. Harf devrimiyle okuma-yazma oranı hızla arttı. Sağlık alanında örgütlenme genişledi. Kültürel alanda evrensel değerlerle temas kuruldu. Kadınların kamusal hayata katılımı sağlandı.

Bunlar küçümsenecek kazanımlar değildir.

Bir köy çocuğunun öğretmen olabilmesi… Bir kadının seçme ve seçilme hakkına kavuşması… Bir yurttaşın devlet karşısında “kul” değil “hak sahibi birey” olarak tanımlanması…

Bunlar, bir toplumun kaderini değiştirecek eşiklerdir…

Ancak mesele şu: Bu kazanımlar ne kadar içselleştirildi?

Yani, kurumlar değişti ama zihniyet ne kadar değişti?

J.J. Russo, “Toplum Sözleşmesi”nde egemenliğin kaynağını halka verirken aslında çok kritik bir uyarı da yapar:

Halk egemenliği, ancak bilinçli bireylerden oluşan bir toplumda anlamlıdır. Aksi halde çoğunluk, kolaylıkla yönlendirilen bir kalabalığa dönüşür. Bugün bizim temel açmazımız tam da burada düğümleniyor.

Biz, devletin demokratikleşmesini konuştuk… Ama bireyin demokratikleşmesini yeterince konuşmadık.

Sandığı kutsadık… Ama sandığa giden zihni yeterince sorgulamadık!...

Toplum olarak hâlâ güçlü bir “emanet etme” refleksine sahibiz.
Kendi irademizi, kendi sorumluluğumuzu, kendi kararlarımızı bir “üst akla”, bir “lider figüre”, bir “kurtarıcıya” devretmeye meyilliyiz.

Sağda da bu böyle… Solda da…

İsimler değişiyor, sloganlar değişiyor, ama zihniyet çoğu zaman aynı kalıyor.

Bu yüzden her kriz döneminde aynı soruyu soruyoruz: “Bizi kim kurtaracak?”

Oysa doğru soru şudur: “Biz kendimizi ne zaman kurtaracağız?”

Aydınlanma yalnızca bilgi meselesi değildir. Aydınlanma, bir “cesaret” meselesidir.

Kant’ın deyimiyle: “Aklını kullanma cesaretini de göstermen gerek!”

İşte bizim en çok eksik bıraktığımız yer burası…

Çünkü aklını kullanmak, aynı zamanda sorumluluk almak demektir.
Sorumluluk almak ise konforu terk etmek demektir.

Ve kabul edelim… Toplum olarak konforumuzu çok seviyoruz.

Şimdi geldiğimiz noktada, Cumhuriyet’in açtığı yolun tamamen kaybolduğunu söylemek haksızlık olur... Ama o yolun üzerinde kararlılıkla yürüdüğümüzü söylemek de biraz zor!...

Bir yanda üniversiteler, bilimsel üretim, küresel entegrasyon… Diğer yanda komplo teorileri, dogmatik yaklaşımlar, sorgulamadan kabullenme alışkanlığı…

Bir yanda bireyselleşme iddiası… Diğer yanda sürü psikolojisi… İki farklı dünya aynı toplumun içinde yan yana ilerliyor!...

Belki de en büyük tehlike; “aydınlanma dilini kullanarak, aydınlanma karşıtı bir zihniyeti yeniden üretmek…

İnanç prangası”, “önyargı boyunduruğu” gibi kavramları eleştirirken, yeni prangalar, yeni boyunduruklar üretmek…

Yani kundaktan çıkmaya çalışırken, kendimizi başka bir kundağa sarmak!

Ezcümle; aydınlanma, bir kez kazanılıp sonsuza kadar elde tutulan bir şey değildir…

Her nesil onu yeniden üretmek zorundadır. Ve her birey kendi küçük aydınlanmasını gerçekleştirmek mecburiyetindedir…

Yoksa tarih, çok acı bir ironiyle kendini tekrar eder:

Kul değişir… Efendi değişir… Ama kula kulluk baki kalır!...Formun Altı

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti