Toplumların tarihi, çoğu zaman rakamlarla yazılır. Ama toplumların kaderi, o rakamların insanlar üzerindeki etkisiyle belirlenir…

Şu anda Türkiye’de bir ekonomik dalgalanmanın ötesinde, bir toplumsal denge kaymasının içinden geçiyoruz.

Pandemiyle birlikte başlayan ekonomik durgunluk, ilk bakışta “küresel bir kriz” olarak okunabilir. Nitekim öyledir de... Ama her küresel kriz, her ülkenin kendi iç yapısına göre farklı sonuçlar üretir. Türkiye’de bu sürecin en belirgin sonucu ise orta sınıfın sessiz ve derinden yaşadığı malum “çözülme” oldu…

Eskiden toplumun “denge unsuru” olarak görülen orta sınıfı, bugün yavaş yavaş alt gelir grubuna doğru çekiliyor…

Bu sadece ekonomik bir gerileme değil; aynı zamanda bir psikolojik kırılmadır. Çünkü orta sınıf, sadece gelir düzeyiyle değil, hayata bakış açısıyla da farklı tanımlanan bir sınıftı…

Gelecek planı yapabilen, çocukları için umut kurabilen, yarınından tamamen endişe duymayan…

Bunun yanında “emeklilerimizin” büyük bir kısmı eskiden “orta direk” sayılırdı… Ve işsizlik gibi zaman zaman içine düşülen ekonomik boşlukları ailede o emekli büyükler doldururdu…

George Orwell, “Wigan İskelesi Yolu” adlı kitabında işçi sınıfının yaşam koşullarını anlatırken aslında şunu söylüyor:

- Yoksulluk sadece maddi bir eksiklik değildir; aynı zamanda insanın zihnini daraltan bir durumdur.

Bugün bu tespitin, Türkiye’deki orta sınıf için de geçerli hale geldiğini görüyoruz.

Çünkü yoksullaşma hızla yayılıyor…

Ve bu yayılma, beraberinde tehlikeli bir algıyı da büyütüyor:

- Sefayı biz sürelim, cefayı başkaları çeksin!

Bu cümle, belki açıkça dile getirilmiyor ama uygulamada kendini hissettiriyor...

Ekonomik yükün sürekli aynı kesimlerin sırtına bindirilmesi, toplumda derin bir adaletsizlik hissi doğuruyor. Emekliler, asgari ücretliler ve dar gelirli kesimler, adeta sistemin görünmez taşıyıcı kolonları gibi kullanılıyor… Yük onların omzunda, ama söz hakkı çoğu zaman başkalarında…

Peki bunun sonu nereye varır? Tarih bu konuda oldukça net ipuçları veriyor...

Aristoteles, “Politika” adlı eserinde, orta sınıfın zayıfladığı toplumlarda istikrarsızlığın arttığını söyler. Çünkü orta sınıf, aşırılıklar arasında bir denge kurar. Ne tamamen yoksuldur ne de aşırı zengin... Bu yüzden sistemin devamından yana tavır alır... Ama bu denge bozulduğunda, toplum uçlara doğru savrulmaya başlar.

Bir yanda servetine servet katan küçük bir kesim, diğer yanda giderek genişleyen bir geçim sıkıntısı halkası…

Bu meseleye sadece ekonomik bir problem olarak bakmak yanlıştır… Çünkü bu sorun aynı zamanda sosyal değerlerin aşınmasına da yol açıyor…

İnsanlar, adil olmadığını düşündükleri bir sistemde, kurallara olan bağlılıklarını sorgulamaya başlıyor…

Ben neden dürüst olayım ki?” sorusu gibi sorular böyle zamanlarda doğuyor…

Dostoyevski, “Karamazov Kardeşler”de şöyle der: “Eğer Tanrı yoksa her şey mubahtır.”

Bu sözü biraz günümüze uyarlarsak, şöyle diyebiliriz:

- Adalet duygusunun hissedilmediği bir yerde, her şey meşru hale gelir…

Toplumda adalet duygusu zedelendiğinde, sadece ekonomi değil; ahlak da çöker. İnsanlar, sistemin kendilerine adil davranmadığını düşündükçe, kendi küçük adaletsizliklerini meşrulaştırmaya başlar. Bu da zincirleme bir yozlaşmayı beraberinde getirir.

Bugün siyasetin bu tabloyu ne kadar doğru okuduğu ise ayrı bir tartışma konusu…

Görünen o ki, birçok siyasi aktör hâlâ meseleyi yüzeysel başlıklar üzerinden değerlendirmekte. Oysa sorun, rakamların ötesinde bir güven krizidir. İnsanlar artık sadece cebine giren paraya değil, o paranın nasıl belirlendiğine, kimin neye göre kazandığına da bakıyor.

Ehliyet ve liyakat meselesi de tam bu noktada devreye giriyor…

Bir toplumda insanlar, çalışarak yükselebileceklerine inanmazlarsa, sistemin meşruiyeti sorgulanır. Eğer bir göreve gelmenin yolu bilgi, birikim ve emekten değil de ilişkilerden geçiyorsa, o toplumda motivasyon düşer, verimlilik azalır.

Max Weber’in bürokrasi teorisinde vurguladığı gibi, modern devletin temel dayanağı rasyonel ve liyakate dayalı bir yönetim anlayışıdır. Bu zayıfladığında, sistem keyfiliğe açık hale gelir. Ve keyfilik, beraberinde adaletsizlik algısını getirir…

Enseyi karartmaya gerek yok…Çözüm de var, umut da… Yeter ki gerçeklerle yüzleşmekten kaçmayalım, onları doğru analiz ederek çözüm üretelim...

İhtiyacımız olan şey bu… Gerçekleri eğip bükmeden kabul etmek…Orta sınıfın eridiğini görmek…Gelir dağılımındaki adaletsizliği ciddiyetle ele almak…

Emekli ve asgari ücretli kesimin yaşam koşullarını sadece “idare eder” seviyede değil, “insanca yaşar” düzeyde yeniden düzenlemek…

Ve en önemlisi, siyaseti kişisel çıkar alanı olmaktan çıkarıp, kamusal sorumluluk alanına dönüştürmek…

Çünkü siyaset, bir meslek değil; bir emanettir. Bu emanet, doğru taşınmadığında sadece bugünü değil, geleceği de ipotek altına alır.

Son söz yerine bir hatırlatma:

Ekonomi, sadece para değildir. Adalet de, sadece mahkeme salonlarında aranmaz. Bugün yaptığımız her tercih, yarının toplumsal dokusunu da şekillendiriyor bilesiniz!…

Riski de aynı oranda paylaşalım refahı da…

Yazının başlığı oldu ama; bu devrin hikayesinin başlığı Kazananlar Kulübü, Kaybedenler Toplumu” olmasın!...