Yakın zamana kadar; halkın nabzını tutan, sokağın sesine kulak veren siyaset mekanizması; bugün adeta kendi sesinin yankısında kaybolmuş bir orkestraya dönüştü… Neredeyse her gün, siyasetçi ve halk arasındaki ilişkinin kadim dengesinin altüst olduğuna dair yeni bir olayla karşılaşıyoruz.

Eskiden siyaset, toplumun aynasıydı. Halk ne düşünürse, siyaset o düşüncenin ifadesi olurdu. Talepler aşağıdan yukarıya doğru yükselir; siyasetçi o talepleri formüle eder, kurumsallaştırır ve uygulardı…

Bugün ise tablo tersine dönmüş görünüyor. Artık siyaset, aynadan çok bir projektör gibi çalışıyor: Işığı nereye tutarsa, toplumun dikkati ve kanaati de oraya yöneliyor… Yani anlayacağınız, artık siyasetçi-halk ilişkisinin dümencisi değişmiş, rotası da şaşmış durumda…

Bu değişimi bir yöntem farklılığı değil, bir zihniyet dönüşümü olarak görmek lazım…

John Locke, "iktidarın kaynağı halktır" der… Bu düstur, siyasetçinin halkın önüne düşen bir rehber değil, aksine halkın gösterdiği yolda ilerleyen bir yolcu olduğu felsefesini barındırır...

Halk, yaşamın gerçeklerinden beslenir, ihtiyaçlarını dile getirir, siyasetçi de bu sesleri kendi politikalarına birer motif olarak işler...

Halkın içinden çıkan liderler, halkın acılarını kendi yüreklerinde hisseder, onların umutlarını kendi dava bayraklarında dalgalandırır...

Yani özetle söylemek gerekirse; öncelikle halkın doğruları olur; siyaset de bu doğrulara göre şekil alır…

Fakat bugün, ortada sadece siyasetçilerin doğruları var… Ve bu doğrular, halk tarafından herhangi bir sorguya tabi tutulmadan benimsenip savunuluyor...

Üstelik çoğu zaman bireyler, savundukları bu fikrin kendilerine ait olduğunu sanıyor… Oysa bu durum ustaca inşa edilmiş bir yönlendirme sürecinin sonucu!...

Günümüzün modern siyaseti, yalnızca politika üretmekle kalmıyor, aynı zamanda algı, kanaat ve hatta “doğru” üretmeye soyunuyor!...

Artık siyasetçi, elindeki iletişim gücüyle, propaganda araçlarıyla ve manipülatif söylemlerle adeta halkı şekillendiren bir heykeltıraşa dönüşmüş durumda...

Kendi doğrularını mutlak hakikat gibi sunuyor, kendi ajandasını milletin ortak çıkarı kılıfında pazarlıyor…

Ve ne yazık ki, bizler, yani halk, bu yeni oyunun içinde yanılsamaya kapılıyor; siyasetçinin doğrularını “kendi doğrumuz” zannediyoruz Kendi çıkarımızdan çok, siyasetçinin ideolojisine hizmet eden söylemleri, adeta birer inanç gibi benimseyip savunuyoruz!...

Bu durum bana, J.J. Rousseau'nun "insan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur" sözünü çağrıştırıyor…

Peki, ustaca inşa edilmiş bu yönlendirmeden nasıl kurtulacağız? Bu sakat döngü nasıl kırılacak? Tekrar, halkın siyasetin gerçek efendisi haline gelmesi nasıl sağlanacak?

Öncelikle, her bir bireyin eleştirel düşünme yeteneğini keskinleştirmesi gerekiyor…

Medyanın ve sosyal medyanın sunduğu bilginin her daim mutlak gerçek olmadığını anlamak, sorgulamak ve farklı kaynaklardan teyit etmek gerekiyor…

Seneca'nın dediği gibi, "Bilmek yeterli değildir; uygulamak gerekir. İstemek yeterli değildir; yapmak gerekir..."

Kendi doğrularımızı inşa etmek için “pasif bilgi alıcısı” pozisyonundan çıkıp, yeniden aktif arayıcı ve aktif sorgulayıcı bir pozisyona girmeliyiz…

Ardından, sivil toplum örgütlerinin, düşünce kuruluşlarının ve bağımsız medyanın güçlendirilmesi büyük önem taşıyor...

Bu kurumlar, halkın sesini duyurmak, farklı perspektifler sunmak ve siyasetçileri hesap vermeye çağırmak adına hayati bir role sahip… Onların varlığı, tek sesli koroların değil, çok sesli bir demokrasinin garantörüdür…

Son olarak, siyasi katılımın niteliğini artırmalıyız. Sandığa gitmek elbette önemli, ancak sadece oy vermekten ibaret olmayan bir katılımdan bahsediyorum...

Mahalle toplantılarına katılmak, yerel yönetimlere dilek ve şikâyetlerde bulunmak, sivil itaatsizlik eylemleriyle demokratik haklarımızı kullanmak… Bunlar, siyasetçilere gerçek patronun kim olduğunu hatırlatmanın yollarıdır.

Albert Camus'nün işaret ettiği gibi, "Bizi insan yapan tek şey, birbirimize karşı direnişimizdir." Bu direniş, siyasi iradenin halka tekrar tabi olmasını sağlayacak yegâne güçtür.

Unutmamalıyız ki siyaset, soyut bir kavram değil, bizim ortak yaşam alanımızı şekillendiren somut bir alandır. Eğer bu alanı siyasetçilere tamamen teslim eder ve onların doğrularını sorgusuz sualsiz benimsersek, kendi irademizden vazgeçmiş oluruz…

Sağlıklı bir demokrasinin temelinde eleştirel bilinç vardır. Halk, siyasetçiyi yönlendirmeli; gerektiğinde sorgulamalı, eleştirmeli ve hatta değiştirebilmelidir. Eğer bu denge tersine dönerse, siyaset hesap veren değil, hesap soran bir güce evrilir…

Bu durum, bireyin zihinsel konfor alanını genişletmez; aksine daraltır. Çünkü kişi artık sorgulayan değil, savunan bir pozisyona geçer. Savunduğu şeyin doğruluğunu test etmek yerine, onu korumaya odaklanır. Böylece siyaset, bir temsil mekanizması olmaktan çıkıp bir aidiyet alanına dönüşür...

Aynadaki yansıma tekrar değişmeli; siyasetçi kendi imajını dayatan bir karikatür değil, halkın yüzünün gerçek ve açık bir yansıması haline gelmeli…

Bu, hem siyasetçiler için bir çağrı hem de her birimiz için bir sorumluluktur... Geç olmadan, bu kadim dengeyi yeniden kurmamız lazım… Siyaset ile toplum arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamamız lazım…

Siyasetçi, yön veren değil; yön bulan olmalıdır. Toplumun nabzını tutan, taleplerini anlayan ve bu doğrultuda çözüm üreten bir anlayış, demokrasinin ruhuna daha uygundur.

Unutulmamalıdır ki; siyasetin gücü, halkın iradesinden gelir… Halkın iradesi de varlığını halkın bilinciyle sürdürür…

Daha ötesi manipülasyon ve istismardır!...