Bir kötülüğü eleştirmek, bir yanlışı muhatabına göstermek o kadar zorlaştı ki…

Apaçık ortaya serilmiş bir ahlâksızlığı veya alenen sergilenen bir haksızlığı eskisi gibi yürekle yazamaz ya da söyleyemez olduk!...

Daha ağzımız kapanmadan lafı yapıştırıyorlar hemen:

- Sen kime hizmet ediyorsun!... Ötekilerin yaptığını niye görmüyorsun!... Gülün dikenine takılıp kalma!... İşin içinde senin-benim bilmediğimiz işler var!... Ameller niyete göredir; sen adamın ameline değil, niyetine bak!... Vesaire, vesaire…

Bir örtbas etme çabası… Bir susturma arzusu… Söz konusu yanlışı temellendirme ve meşrulaştırma gayreti!...

Eleştiri ile ihanet arasındaki çizgi bilinçli biçimde bulanıklaştırılıyor. Böylece her eleştiri, potansiyel bir düşmanlık olarak kodlanıyor. Ve bu kodlama, toplumu sessizliğe zorluyor…

Oysa bir toplumun sağlığı, eleştiri kapasitesiyle ölçülür. Eleştirinin bittiği yerde çürüme başlar. Çünkü hatalar görünmez olur. Görünmeyen hata büyür. Büyüyen hata ise normalleşir…

Burada temel bir zihinsel kayma var:

Yanlışı savunmak için niyet söylemine sığınmak!... “Ameller niyete göredir” cümlesi, bağlamından koparılarak bir dokunulmazlık zırhına dönüştürüldü. Oysa bu ilke, bireyin iç muhasebesine dairdir; kamusal alandaki fiillerin sonuçlarını ortadan kaldırmaz…

Bir kamu görevlisi yanlış karar aldıysa, “niyeti iyiydi” demek zararı telafi etmez. Bir yönetici haksız bir uygulamaya imza attıysa, niyet beyanı mağduriyeti ortadan kaldırmaz...

Hukuk sonuçla ilgilenir. Ahlâk da öyle.

Bu noktada şu ayrımı yapmak zorundayız: Niyet kişiseldir, adalet ise kamusaldır…

Kamu düzeni, niyet üzerinden değil, ilkeler üzerinden yürür… Eğer niyeti merkeze koyarsanız, her yanlış için bir mazeret üretmek de mümkün hale gelir… Mazeret üretme kültürü ise bir süre sonra sorumluluğu ortadan kaldırır…

Bugün eleştiriyi susturmak için kullanılan bir başka yöntem de karşılaştırma tuzağıdır:

- “Ötekiler daha kötüsünü yaptı.”

Bu argüman, etik bir çöküştür. Çünkü ahlâk, mukayeseli bir yarış değildir. Başkasının yanlışı, sizin yanlışınızı doğru yapmaz. Aksine, yanlışın yaygınlaştığını gösterir.

Bu dil, özellikle siyasette yaygın… İktidar eleştirilince hemen muhalefetin geçmişi hatırlatılıyor… Muhalefet eleştirilince de hemen iktidarın hataları sayılıyor!... Sonuçta hiç kimse kendi hatasıyla yüzleşemiyor!...

Toplum, bir tür kolektif savunma psikolojisine hapsolmuş gibi… Fakat savunma psikolojisi hakikati değil, “tarafı” korur…

Bir başka susturma yöntemi de “Senin bilmediğin işler var” cümlesidir. Bu, eleştireni epistemolojik olarak küçümseme stratejisidir. Yani, “Sen yeterince bilgi sahibi değilsin, o yüzden sus”…

Oysa şeffaflık, modern kamusal düzenin temelidir. Eğer bir karar kamuoyunu etkiliyorsa; o kararın gerekçesi de kamuya açık olmalıdır. “Devlet sırrı” kavramı, yanlışları saklama perdesine dönüştüğünde güven erozyonu başlar…

Bana göre asıl tehlike şurada:

Eleştirinin maliyeti artınca, insanlar artık yanlış gördükleri bir şeyi dile getirirken şunları hesaplıyor:

Sosyal çevrem ne der? İşim etkilenir mi? Hedef gösterilir miyim? Linç edilir miyim?,,,

Böyle hesaplar, toplumsal çözülmenin önemli bir göstergesidir… Çünkü sağlıklı bir toplumda doğruyu söylemek “risk” değil, “erdem” üretir…

Eleştiri kültürü zayıfladığında iki şey güçlenir: Kutuplaşma ve korku...

Kutuplaşma, eleştiriyi “biz ve onlar” eksenine hapseder... Korku ise bireyi suskunlaştırır... Bu iki dinamik birleştiğinde ortaya şu tablo çıkar: Herkes konuşur ama kimse dinlemez!...

Oysa eleştirinin amacı yıkmak değil düzeltmektir... Eleştiri, düşmanlık değil; sorumluluk göstergesidir... Yanlışın üzerini örtmek belki geçici bir rahatlama sağlar ama uzun vadede maliyeti ağır olur…

Tarih bunun örnekleriyle dolu. İmparatorluklar dış düşmanlarla değil, iç çürüme ile yıkıldı. Çürüme ise genellikle şu cümleyle başladı: “Şimdi eleştiri zamanı değil!...

Aslında tam da o zaman eleştiri zamanıdır…

Bir toplumun kendine güveni varsa, eleştiriden korkmaz. Çünkü bilir ki yanlışın görünür olması, düzeltilme ihtimalini artırır. Fakat özgüveni zayıf yapılar eleştiriyi tehdit olarak algılar. Bu tehdit algısı büyüdükçe, baskı mekanizmaları devreye girer.

Bugün ihtiyacımız olan şey, eleştiri ahlâkıdır. Eleştiri ahlâkı üç ilkeye dayanır:

Birincisi, ilke merkezli olmak… Kişiye göre değil, ölçüye göre konuşmak…

İkincisi, tutarlılık… Aynı yanlışa kim yaparsa yapsın aynı tepkiyi vermek…

Üçüncüsü, cesaret…Doğruyu söylerken yalnız kalmayı göze almak.

Bu üçü olmadan eleştiri ya araçsallaşır ya da susar…

Son bir soru soralım:

Yanlışı eleştirmediğimizde ne olur?

Genelde hiçbir şey olmuyor gibi görünür. Hayat devam eder... Ama sessizlik, yanlışın alanını genişletir. Bugün küçük görülen bir haksızlık, yarın sistematik bir adaletsizliğe dönüşür…

O yüzden eleştiriyi ihanetle eşitleyen dile karşı dikkatli olmalıyız. Çünkü bu dil, toplumu edilgenleştirir... Edilgen toplum ise yönlendirilir, sorgulayamaz…

Eleştiri düşmanlık değildir…Eleştiri sadakattir…

Çünkü bir yapının düzelmesini isteyen insan, onu terk eden değil; ona değer verendir…

Susturulmuş bir toplum huzurlu gibi görünür.

Ama o huzur, birikmiş problemlerin sessizliğinden başka bir şey değildir!...

Eleştirinin suç sayılmadığı bir iklime her zamankinden daha çok ihtiyacımız var…