Bir domuza banyo yaptırın… Onu köpüklerle, sabunlarla güzelce yıkayın ve temizleyin… Fakat o, işiniz bittiği an, doğruca çamura koşacaktır... Çünkü temizlik onun nazarında bir kazanım değil, yalnızca bir tehdit algısıdır. Çamur ise ona tanıdıktır, güvenlidir ve doğasına uygun olandır!...
Anlattığım bu sahneyi hafife almayın. Zira bugün siyasette, diğer toplumsal ilişkilerde ve hatta entelektüel tartışmalarda yaşadığımız pek çok şeyin özeti tam olarak budur!...
Kurbağa, nehrin karşısına taşımak için akrebi sırtına alır. Akrep yolun ortasında onu sokar!... Kurbağa şaşkınlıkla sorar: “İkimiz de öleceğiz, neden?...” Cevap nettir: “Benim tabiatım bu!...”
İnsanlar da çoğu zaman böyle davranır. Kendi zararına olduğunu bilse bile, alıştığı düşünce biçimini kolay kolay terk edemez…
Bugün karşı karşıya olduğumuz temel sorunların özünde bu var…
Cehalet, öyle sanıldığı gibi bilgi eksikliği falan değildir… Cehalet, bilinçli olarak tercih edilen bir konfor alanıdır… Gerçeği bilmemek değil, bilmek istememektir!...
Çünkü gerçek zahmetlidir. Hem yorar, hem sarsar... İnsanların kendileriyle yüzleşmesini gerektirir. Hatalarını kabul etmelerini, yanlış tarafta durduklarını itiraf etmelerini ister...
Oysa gölgeler böyle değildir. Gölgeler suçlamaz. Gölgeler sorgulamaz. Gölgeler yormaz… Gölgeler insana kendini hep haklı ve güçlü hissettirir!...
Geçen haftaki yazımda bahsettiğim “Platon’un mağarası” tam da bu yüzden hâlâ günceldir...
Zincirlenmiş insanlar, duvara vuran gölgeleri gerçek sanır. İçlerinden biri çıkıp güneşi görür, geri döner ve gördüklerini anlatmaya çalışır. Ama onu dinlemezler. Hatta düşman ilan ederler. Çünkü ışık gözlerini acıtır!... Çünkü mağara, yoksun ama tanıdık bir huzur sunar onlara...
Bugün; sosyal medyada, siyasette, akademide, kahvehane sohbetlerinde karşımıza hep o mağaralar çıkmaya başladı!...
İnsanlar; kendi inançlarını, kendi konfor alanlarını tehdit eden her veriyi “düşman propagandası” olarak etiketlemiş… Gerçekler değil, taraflar/taraftarlar konuşuyor… Argümanlar değil, aidiyetler kazanıyor!...
Bir noktadan sonra artık şunu anlıyorum:
- Bazı insanlar ikna edilemez. Bu, sen anlatamadığın için değil; onlar anlamak istemediği içindir…
Sosyal ve siyasal mevzulardaki tartışmaların çoğu bu yüzden sonuçsuzdur... Aynı veriler defalarca ortaya konur. Aynı hatalar defalarca yaşanır. Ama sonuç hiç değişmez…
Çünkü mesele edilen şey bilgi değil, kimliktir… Kimliğe olan aidiyeti ve sadakati koruma refleksidir…
İnsanlar fikirlerini değil, kendilerini savunmaya öyle odaklanmış ki… Savunma yaparken önüne çıkan her gerçeği çiğnemekten asla çekinmiyor!...
Üstüne üstlük yetmezmiş gibi, bu bilinçsizlik halini, “şuurlu davranış” olarak size pazarlamaya çalışıyorlar!...
Gel de sabret!...
Siyaset bu psikolojiyi çok iyi biliyor… Bu yüzden gerçeği anlatmak yerine duyguları köpürtüyor... Çözüm üretmek yerine sürekli korku üretiyor...
Çünkü korku; düşünmeye ve sorgulamaya kapı açmaz!... Korku, mağarayı sağlamlaştırır. Korku, esaret zincirlerini görünmez kılar. Korku itaate zorlar!...
Toplum olarak en büyük yanılgımız, uyuyan herkesi uyandırabileceğimizi sanmamız…
Oysa bazı insanlar uykuyu seçmiştir. Uyanmak istemezler. Çünkü uyanmak sorumluluk getirir. Hesaplaşma getirir. Bedel ödemeyi gerektirir…
Bu noktada açıkça söyleyelim:
Gerçeği anlatma çabası ile kendini tüketme arasında ince bir çizgi var!...
Her karanlığa mum yakmaya çalışırsanız, elinizdeki ışığı kaybedersiniz…
“Kör kalmaya” yatırım yapmış insanları ikna etmeye çalışmak, kesinlikle boşa harcanan bir enerjidir... Çünkü onlar için mesele doğru-yanlış meselesi değil; sadece “bizden mi, değil mi” meselesidir... Mevzunun onlar açısından başka bir parametresi yoktur!
Açıklamaya çalıştığım bu durum, kendi dilini ve kendi doğrularını öne süren “elitizm” ile karıştırılmasın… Umutsuzlukla da… Aksine, yapmak istediğim şey bir zihinsel tasarruf çağrısıdır... Enerjimizi, hâlâ sorgulama kapasitesi olanlara yöneltme çağrısıdır!...
Toplumlar, herkesin uyanmasıyla değil; yeterince insanın uyanmasıyla değişir... Tarih bunun örnekleriyle doludur. Değişimi başlatanlar çoğunluk değil, berraklıktan korkmayan nitelikli azınlıklardır.
O yüzden bazen geri çekilmek lazım... Tartışmayı bırakmak, anlatmayı durdurmak lazım...
Çünkü susmak her zaman teslimiyet değildir. Susmak, bazen bilinçli bir tercihtir... Bazen “Bu mağara benim sorumluluğumda değil” deme cesaretidir.
Gerçekler, kendini herkese kabul ettirmek zorunda değildir… Işık, gözlerini kapatana kendini ispatlayamaz…
Ve bu cümlenin paralelinde, sözün özeti için tekrar başa dönelim:
Çamuru tercih edenlere, sabunun ne işe yaradığını anlatmak yalnızca beyhude bir çabadır!...
