Gün gelir; hırsızlar zengin, metresler eş, serseriler adam olur... Odundan kapı, taştan saray olur...
Gün gelir; kezbanlar destan, onları destan yapanlar mestan olur...
Gün gelir; çivisi çıkar dünyanın... Konuşamayanlar hatip, şifa veremeyenler tabip, yazamayanlar kâtip olur...
Ama yine öyle bir gün gelir ki; işler ters döner… Aldatan, sadakat için; çalan, adalet için; döven, şefkat için yalvarır...
Piyon deyip geçme, gün gelir şâh olur.... Şâha da fazla güvenme; gün gelir mat olur…
İnsan yaratıcısına bile nankör iken sana vefalı mı olur? Oluruna bırak her şeyi; bak neler neler olur...
Bahar biter kış olur. Gün biter gece olur. Söz biter sükût olur.
Zenginlerde metelik, güzellerde cemâl, güçlülerde kuvvet kalmaz olur...
Hayaller kaybolur... Ümitler yok olur... Hayat bazen boş olur, saçma olur, çekilmez olur, yalan olur...
Gün gelir ki sen bakmazken her şey hallolur... Ve öyle bir gün gelir ki; hayat biter son olur...
Gün artık gelmez olur...
Bakış açısından dolayı Ömer Hayyam’a atfedilen bu sözler şu günlerde öyle anlamlı ki…
Aslında, “gün gelir” ifadesi bir kehanet değil, daha çok bir hatırlatmadır… Çünkü insanlık tarihi, bakıldığı zaman hep “gün gelir”lerin tarihidir. Bazen iktidarların devrildiği, bazen mazlumların zalimleştiği, bazen de doğru ile yanlışın yer değiştirdiği sayısız döneme şahitlik etmiştir bu dünya…
Bugün de farklı bir yerde değiliz.
Modern çağ, bize sürekli ilerlediğimizi söylüyor. Teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor, imkânlar artıyor, konforumuz çoğalıyor… Ama aynı hızla başka bir şey daha oluyor:
- Değerler çürüyor, insanlar yozlaşıyor!…
Nitelik yerini niceliğe, liyakat yerini sadakate, ahlak yerini pragmatizme bırakıyor…
Yukarıdaki metinde yer alan “hırsızlar zengin, serseriler adam olur” ifadesi tam da bu dönüşümün özlü bir teşhisi…
F.Nietzsche’nin “değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerekir” sözü çoğu zaman yanlış anlaşılır… Nietzsche burada bir kaosu değil, bir sorgulamayı öneriyor!...
Oysa biz bugün sorgulamadan, ölçmeden, tartmadan değerleri ters yüz eden bir savrulmanın içindeyiz. Bu yüzden ortaya çıkan şey bir “yeniden değer biçme” değil, değersizleşmenin kurumsallaşmasıdır!...
Toplumlar, sadece kanunlarla değil, aynı zamanda görünmez ahlaki mutabakatlarla ayakta durur… Eğer bu mutabakat çökerse, geriye sadece güç kalır. Ve güç, denetlenmediğinde her zaman yozlaşır…
Her şeye fazlasıyla sahip olduğunuz, hatta “nirvanaya” çıktığınızı zannettiğiniz bir anda, yaşadığınız ve hesaba katmadığınız bir “güvenlik” sorunu işleri tersine çevirir… O “her şey” saniyesinde “hiçbir şey” olur!..
Tam da bu sorunun nasıl çözüleceğini düşünürken, aklıma şu hikâye geldi:
Bir bilge, öğrencisine bir gün bir kap su verir ve içine bir avuç tuz atmasını ister. Sonra “iç bakalım” der… Öğrenci içer ve yüzünü buruşturur: “Çok tuzlu...”
Bilge bu kez aynı miktarda tuzu bir göle atar ve tekrar içmesini ister. Öğrenci içer ve bakar ki tadı normal… Bilge gülümser ve şöyle söyler:
- “Acı aynı, ama kabın büyüklüğü farklı. Sen hayatını eğer bir bardak kadar dar tutarsan, küçük kötülükler bile seni zehirler. Ama kendini genişletirsen, aynı kötülük seni boğamaz.”
Bu hikâyenin bireyin iç dünyasına dair verdiği ders, toplumlar için de geçerlidir.
Eğer bir toplumun “kabı”, yani değerler sistemi daralırsa; küçük bir yozlaşma bile büyük bir çöküşe neden olur... Yani kabın içine ne koyarsan koy, hepsi taşar!
Bugün eğitim kurumlarında yaşanan bazı trajik olaylar, bu daralmanın en acı göstergelerinden biridir. Urfa ve Maraş’ta bazı okullarda yaşanan o vahim saldırılar, sadece bireysel bir öfkenin sonucu değildir. Bu tür olaylar, disiplinin zayıfladığı, otoritenin itibarsızlaştığı ve değer aktarımının kesintiye uğradığı bir zeminde ortaya çıkar…
Eğitim, sadece bilgi aktarmak değildir; aynı zamanda sınır koymaktır. Disiplin, özgürlüğün düşmanı değil, teminatıdır… Eğer bir okulda doğru ile yanlış arasındaki çizgi bulanıklaşırsa, öğrenci o çizgiyi kendi çıkarına göre çizmeye başlar. Bu da kaosu doğurur.
Montesquieu’nun şu sözü bu bağlamda son derece çarpıcıdır: “Kanunların işlemediği yerde, insanlar kendi kanunlarını yazar...” Eğitimde disiplinin zayıflaması, işte tam olarak böyle bir boşluk yaratıyor!...
Bu nedenle, eğitim sisteminde sadece “motivasyon” değil, “müeyyide” de şarttır. Ödül kadar ceza da pedagojinin bir parçasıdır. Çünkü insan, sadece iyiliğe yönlendirilerek değil, kötülüğün sonuçları gösterilerek de terbiye edilir. Aksi takdirde ortaya çıkan şey özgür birey değil, “sınır tanımayan” bir benlik olacaktır…
Öğretmenlerin ve okul idarecilerinin elinden disiplin yetkisini aldık… Yaptırım güçlerini ortadan kaldırdık… Yerine bir türlü işlevsel hale getiremediğimiz rehberlik hizmetini koyduk… Ve neticede çoğu olayda öğretmeni öğrencinin maskarası durumuna düşürdük!...
Piyon şah olur belki ama, şah da mat olur!... Eğer bir sistem sağlıklı işlemezse, roller rastgele değişir… Fakat bu değişim bir adalet değil, karmaşa doğurur…
Kendine acımayan insan, başkasına nasıl vefalı davransın?
Karşımızda bireysel değil, toplumsal bir mesele var… Hem evrensel değerleri, hem de milli değerleri bir an önce yeniden inşa etmek zorundayız...
Ama bu, nostaljik bir geçmiş özlemiyle değil; akıl, ahlak ve disiplin üçgeninde yeni bir denge kurarak mümkün olabilir.
İnanıyoruz ki, gün gelecek; gene her şey tersine dönecek!
Yarının büyükleri olacak torunlarımız, şu an çivisi çıkmış dünyada bizim nerde durduğumuza bakacak!...