Bir toplumun çürümesi, bazen gürültülüyle değil; sessizce, kavramların içi boşaltılarak başlar. Önce kelimeler yorulur… Sonra anlamlar gevşer… En sonunda da gerçeklik, kendini saklayacak rahat bir sis bulur.
Bugünlerde tam olarak bunu yaşıyoruz…
Gazetelerin üçüncü sayfalarından siyaset kulislerine, magazin ekranlarından mahkeme dosyalarına kadar uzanan geniş bir alanda aynı hikâyenin farklı versiyonlarıyla karşılaşıyoruz: Güç sahibi insanların zaafları… Paraya, şöhrete, hazza ve kontrol duygusuna duyulan o eski, ama bir o kadar da tehlikeli açlık…
Koca koca makamların arkasına saklanan küçük ihtiraslar…
Belediye başkanları, iş insanları, sanatçılar, kanaat önderleri… Topluma yön verme iddiasındaki insanların bir kısmı, maalesef kendi iç dünyalarını yönetmekte zorlanıyor. Daha kötüsü, bu zafiyetler artık bir “istisna” gibi değil, neredeyse bir “norm” gibi algılanmaya başlandı.
İşte asıl kırılma burada…
Friedrich Nietzsche’nin şu meşhur sözü, bugünün fotoğrafını adeta özetliyor:
“Canavarlarla savaşan, sonunda kendisi de canavara dönüşmemeye dikkat etmelidir...”
Ama bizde mesele biraz daha farklı ilerliyor. Artık insanlar canavarla savaşırken değil, onunla “iş birliği” yaparken dönüşüyor!..
Çünkü güç, denetlenmediğinde sadece yozlaşmaz; aynı zamanda kendine yeni bir ahlak üretmeye başlar…
Ve bu yeni ahlakın en tehlikeli tarafı, “dil” üzerinden kurulmasıdır… Ya da “kavram kargaşasından” beslenmesidir!...
Bugün dikkat edin: Açıkça “ahlaksızlık” diyebileceğimiz birçok davranış; daha steril, daha yumuşak bir kavramla ifade ediliyor artık: “Etik dışı...”
Ne kadar konforlu bir kelime, değil mi?
“Ahlaksızlık” dediğinizde insanın yüzü kızarır. Çünkü bir ağırlığı vardır o kelimenin. İçinde utanç barındırır. Ama “etik dışı” dediğinizde, sanki bir şirket prosedürü ihlal edilmiş gibi hava oluşur… Yarattığı tepki; topu topu biraz soğuk, biraz mesafeli teknik bir ifadeden ibaret kalır…
Oysa etik ile ahlak aynı şey değildir.
Etik, daha çok meslekî normları, yazılı ya da yazılı olmayan kuralları ifade eder. Ahlak ise insanın iç dünyasına, vicdanına, doğru ile yanlış arasındaki derin sezgisine hitap eder. Etik ihlal, çoğu zaman kurallarla düzeltilebilir. Ama ahlaki çöküş, karakterle ilgilidir; yönetmelikle değil…
Bugün yaşadığımız kriz, bir “etik ihlaller” krizi değildir.
Bu, düpedüz bir ahlak krizidir.
Ve biz bu krizi, kelimeleri yumuşatarak gizlemeye çalışıyoruz.
Albert Camus, “Yabancı” romanında insanın anlamla kurduğu bağı sorgularken aslında şunu ima eder: İnsan, kendi hakikatinden koptuğu anda, yaptığı eylemlerle yüzleşme cesaretini de kaybeder... İşte bugün tam olarak bu yüzleşme eksikliğini görüyoruz.
Bir başka dikkat çekici mesele ise şu: Neden özellikle varlıklı, statü sahibi, “başarılı” olarak tanımlanan insanlar bu tür zaaflara daha sık düşüyor?
Çünkü güç ve imkân arttıkça, “sınır duygusu” zayıflar...
İnsan, her istediğine ulaşabildiğinde, bir süre sonra “neye ulaşmaması gerektiğini” unutmaya başlar. Bu noktada ahlak, bir fren mekanizması olmaktan çıkar; aşılması gereken bir engel gibi algılanır…
Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sındaki “Raskolnikov” karakterini hatırlayın. Kendini “özel” ve “sıradan insanlardan farklı” gördüğü için suç işlemeyi meşrulaştırır. Çünkü ona göre bazı insanlar kuralların üstündedir.
Bugün benzer bir zihniyetin daha sofistike versiyonlarını görüyoruz:
- “Ben yaptım çünkü yapabilirim.”
- “Bana bir şey olmaz.”
- “Bu herkesin yaptığı bir şey.”
Bunlar çürümenin üç temel cümlesidir…
Uyuşturucu meselesi de bu çerçevede ayrı bir başlık olarak karşımıza çıkıyor. Toplumda belirli bir ekonomik ve sosyal seviyeye ulaşmış insanların bu tür bağımlılıklara yönelmesi, sadece bireysel bir zaaf olarak okunamaz.
Bu, aynı zamanda bir “anlam boşluğunun” göstergesidir.
İnsan sadece yoksulluktan kaçmak için değil, bazen de anlamsızlıktan kaçmak için bağımlı olur.
Viktor Frankl’ın dediği gibi: “İnsanın temel motivasyonu haz değil, anlamdır.” Anlamını yitiren bir hayat, eninde sonunda kendine yapay kaçış yolları üretir. Uyuşturucu da bu kaçış yollarından biridir.
Ama mesele sadece bireysel değil…Toplum olarak biz de bu tabloya katkı sağlıyoruz.
Nasıl mı?.. Başarıyı ahlaktan bağımsız tanımlayarak…Zenginliği erdemin önüne koyarak…Gücü sorgulamak yerine ona hayranlık duyarak…Bir insanın nasıl kazandığından çok, ne kadar kazandığıyla ilgilenerek…
Çetin Altan’ın o ironik üslubuyla söylersek: “Bizde adam olmak değil, adamın adamı olmak makbuldür.” İşte bu anlayış, ahlaki çöküşü sadece mümkün kılmaz; aynı zamanda teşvik eder.
Toplumun kanaat önderleri dediğimiz insanlar da bu tablodan muaf değil. Evlilik dışı ilişkiler, gizli hayatlar, kamuya sunulan imaj ile özel hayat arasındaki derin uçurumlar… Güven erozyonuna yol açan kirli bağlantılar…
Çünkü toplum, rol model olarak gördüğü insanların sadece söylediklerine değil, yaşadıklarına da bakar… Söylem ile eylem arasındaki mesafe açıldıkça, inandırıcılık ortadan kalkar. Kimse kimseye inanmaz hale gelir…
İşte o zaman toplum, sadece ekonomik ya da siyasi değil; ontolojik bir krize de girer. Yani “neye inanacağını” artık bilemez olur...
Peki çözüm ne?... Belki de çözüm, büyük devrimlerde değil; küçük ama samimi yüzleşmelerde saklıdır:
Önce kelimeleri yerine koyarak başlamalıyız. Ahlaksızlığa “ahlaksızlık” demeyi öğrenmeliyiz. Yanlışı, doğruymuş gibi pazarlayan dil oyunlarına karşı uyanık olmalıyız.
Ve en önemlisi, şu soruyu kendimize sormalıyız:
“Ben, gücü elime aldığımda acaba farklı biri mi olacağım, yoksa gerçek benliğim mi ortaya çıkacak?”
Çünkü çoğu zaman güç insanı bozmaz. Sadece içindekini açığa çıkarır.
Aynalar asla yalan söylemez. Ama biz aynaya bakmayı bırakırsak, gerçek de görünmez olur…