Osmanlı döneminde devletimiz, nesillere vereceği eğitimi, ‘adam olacak çocuk’ modeline göre düzenlerdi. İstikbal vaat eden çocuklar, yetenek ve eğilimlerine göre seçilir, ileri düzey eğitim de ona göre verilirdi. Böylelikle, eldeki imkân ve yetenekler israf edilmez; kimi ilmiyede, kimi mülkiyede, kimi de askeriyede değerlendirilirdi.
Biz adam olacak çocukları seçme işini; hem bir beygir yarışına çevirdik, hem de beyinlerin gerçek değerini tespit edemeyen, çoktan seçmeli bir test sınavına havale ettik.
Eğitim sistemimiz; zaman, insan ve para israfı üzerine kurulu bulunuyor. Milyonlarca çocuk ve gencimizi, adeta hipodromda yarıştırıyoruz. Bunu yaparken de elimizdeki imkânları, umut vaat eden yerlere tahsis etmek yerine, her tarafa dağıtıyoruz. Bir nevi, damla sulama yerine, vahşi sulama yapıyoruz.
Adam olmayacak haylazları diploma sahibi yapmak için, avara kasnak gibi enerji harcıyoruz.
EĞİTİM FETİŞİ/DİPLOMA ÇILGINLIĞI
Ülke nüfusunun üçte birini ‘eğitim sistemi’ denilen oyalanma mekanizmasına bağlıyor; bu verimsiz düzeni yürütmek için de neredeyse 1.5 milyon insanı ‘istihdam’ ediyoruz.
Kamusu ve özeliyle, neredeyse 400 üniversite ve bunun bilmem kaç katı fakülte ve yüksek okul açmışız. Memlekette ‘yüksekokul’ tabelası taşıyan, fakat kimseye bir nitelik kazandırmayan binaların olmadığı ilçe kalmamış.
Herkesi önce lise mezunu, sonra da üniversite diploması sahibi yapmak için çırpınıyoruz.
Eline diploma tutuşturduklarımız, çalışmadan oturacak bir masa bulmak için, devlet kapısına dayanıyor.
Devlette tutunacak kulp bulamayanların bir kısmı da sokak serseriliğine soyunuyor; çetecilerin, torbacıların it kopuk takımının kuluçkalığına düşüyor.
Ülkenin umudu olacak evlatlarımızı, vasatın altındaki çocuklarımızla eşleştirerek, aşağıya çekmeye çalışıyoruz.
Üstün zekâlı çocuklarımızla zekâ fukaralarını, ‘vasatlıkta eşitlemeye’ çabalıyoruz.
Bir yandan parlak zekâlar, kurguladığımız vasatlıkta körelirken; diğer taraftan tarım, sanayi ve inşaat sektörleri eleman bulmakta zorlanıyor.
Parlak beyinlerimiz ise; adeta adam yutan bataklığa dönüşen eğitim düzenimiz ve nitelikli istihdamı hedeflemeyen iş dünyamızın dişlileri arasında öğütülüp, ziyan oluyor.
Öyle ya; zaten ‘cins beyinler’ olmaları sebebiyle, toplumla çok da uyumlu bir ilişki kuramayan; üstüne bir de taşıdığı niteliklerle mütenasip işe ve işyerine erişemeyen o kıymetli evlatlarımız, hangi kolaylaştırıcı yoldan, hak ettikleri çalışma düzenine ulaşacak?
UMUDUMUZUN ADI: TEKNOFEST GENÇLİĞİ
Onca hurdalığın, ortalığı kaplamış kapari çalıları ve ısırgan otlarının arasından sıyrılıp, aslında olmaları gereken mevkilere nasıl erişecekler?
İşte tüm bu olumsuzlukların ortasında, güneş gibi parlayan bir umudumuz var: Teknofest Gençliği… Çok şükür…
Her yıl düzenlenen ‘icat yarışmalarına’, neredeyse 1.5 milyon evladımız katılıyor.
Yarışma alanı, yalnızca savunma sanayisi değil; bilim, uzay teknolojileri, kuantum teknolojileri, yapay zekâ, blokzincir, yazılım, donanım, robot teknolojileri, elektronik ticaret, finans teknolojileri, biyoteknoloji, tarım teknolojileri, ulaştırma, mimarî, şehircilik, iklim değişikliği, kutup araştırmaları, model uydu, nükleer enerji, sağlık teknolojileri…
Aklınıza ne gelirse… İcat, geliştirme, inovasyon, yenilik, kolaylaştırıcılık, verimlileştirme… Sınır yok.
Evet, her yıl sahneye çıkan 1.5 milyon vatan evladından söz ediyoruz, Teknofest deyince…
Elbette onların hepsi değerli, hepsi umut verici... Vakti geldiğinde, o gençlerin her biri, vatanı kalkındıracak nice projelerin birer kulpundan tutacak, ülkesine, Türk Milletine ve insanlığa yararlı hizmetler üretmenin doyumsuz hazzını yaşayacak. Çevrelerine de yaşatacak.
NİCE PARLAK BAŞARILARA GEBE
Bir de üst ve üstün performans sınıfında yer alacak evlatlarımız olacak.
Düşünün bir kere… 1.5 milyon genç… Öyle kamuya kapağı atmak için torpil arayışları yerine kendilerini; icat etmeye, geliştirmeye, mükemmelleştirmeye, verimli kılmaya adamış… Devletin değil; projelerin kulpundan tutan…
Ve farz edelim ki, o büyük topluluğun içinden, sadece ‘binin birisi’ çok ileri düzeyde bir şeyleri başarmış…
Daha basit söyleyelim: 1.5 milyon genç içinden süzülen 1.500 tanesi, bu ülkenin bahtını değiştirecek projelere, icatlara, geliştirmelere imza atmış…
İsterseniz biraz daha süzelim: Deha seviyesindeki o 1.500 gençten sadece 150’sinin her biri birer Hakan ve Selçuk Bayraktar… Veya Nuri Killigil… Veya Nuri Demirağ… Veya Vecihi Hürkuş… Veya Şakir Zümre… Veya Necmettin Erbakan olmuş…
Hadi, sınırlamayalım: Onların içinden, teknik veya diğer alanlarda yetiştikten sonra sosyal, kültürel ve siyasî alanda da dehalarını konuşturanlar zuhur etmiş…
Mesela bir Mustafa Kemal, bir Adnan Menderes, bir Alparslan Türkeş, bir Turgut Özal, bir Recep Tayyip Erdoğan ve nihayet bir Dr. Devlet Bahçeli çıkmış…
İşte… Gençliğin, zamanın ve paranın bunca israf edildiği bir ortamda, adeta viranelerde yetişen muhteşem çiçekler gibi zuhur edecek, Teknofest Gençliği…
Bunca yanlışlarımıza, verimsiz çabalarımıza, insan-emek-para israfımıza rağmen… Çamura düşen altını, oradan alıp hak ettiği yere koyacak bir imkânı, hayal ötesi bir fırsatı konuşuyoruz.
Hadi, hepimizin yüzü gülsün biraz… Hiç de kötü bir vaziyette değiliz.
