Son 2 senedir Türkiye, SAHA Expo’da muhteşem şovlar yapıyor. Şov derken, kastımız ‘kof gösteri’ değildir. Devletimiz, sahip olduğu savunma imkân ve yeteneklerini, ‘bilmesi gerekenlere’, tertemiz bir üslupla anlatıyor.
Gün geçmiyor ki, bu aziz vatanın savunmasına hizmet edecek teknolojik sistemlere bir yenisi eklenmesin. Öyle bir noktaya eriştik ki; yerli ve millî imkânlarla üretilen bu teknoloji harikalarının, çetelesini tutmak dahi imkânsız hale geldi.
Şaka değil; savunma sanayisinde nitelikli üretim yapan 4 binden fazla firma ve 100 bini aşkın kalifiye işgücünden bahsediyoruz.
İnsansız hava, kara ve deniz savunma sistemleri mevzu olduğunda, tüm dünyada akla ilk gelen ülke, Türkiye olmaya başladı.
İnsanlı ve insansız savaş uçaklarımızın ve İHA/SİHA/SİDA’larımızın, isimlerini listelemekten bile aciz kalıyoruz.
Geçen seneki SAHA Expo’nun sürprizi, Tayfun Blok-4 olmuştu. Tüm dünya, Türk savunma sanayisinin başardığı füze sistemlerini tartışır olmuştu.
BUYURUN SİZE YILDIRIMHAN
Bu sene, dost ve düşmana yaptığımız sürprizin düzeyini, ‘Yıldırımhan’a çıkardık. Eğer arkasında Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı mührü olmasa, “Acaba birileri bize hoş bir şaka mı yapıyor?” diye düşüneceğiz. Ama değil…
Yanlış anlaşılmasın. Bizler, her biri birer büyük başarı öyküsü olan savunma sanayisi unsurlarına; ‘40’a 40 profil, kalorifer peteği, paspas sapı’ diyen hödükler gibi bakmıyoruz. Sadece, ‘eller aya, biz yaya’ umutsuzluğundan sıyrılıp, savunma sanayisi teknolojilerinin kitabını yazmış ülkelere dahi parmak ısırtan bir ‘rüyaya’ erişmiş olmanın şaşkınlığını yaşıyoruz.
Geride kalan 10 yıl boyunca üzerinde çalışılmış, emek verilmiş, göz nuru ve akıl teri dökülmüş muhteşem bir eserden bahsediyoruz.
Adı bile başlı başına bir manaya karşılık gelen Yıldırımhan…
Sadece o değil; aslında hepsi… Kaan, Güçhan, Kızılelma, Akıncı, Kılıç, Mızrak, Sivrisinek, Cirit, Kuzgun, Bora, Tayfun, Enfal-17, Tolun, Deli, Merküt, Alpin, Korgan, Tolga, Korkut, Altay, Fırtına, Gazap, Tufan, Cellat, Anka, Hürkuş, Hürjet, Atak, Gökbey, Göktürk, Neşter, Hisar, Siper, Miğfer, Ejderha, Gökalp, Ilgar, Koralp, Derman, Çakır, Atmaca, Sarsılmaz…
Savunma sanayisi uzmanı değiliz; sadece aklımıza gelen, gözümüze çarpan isimleri sıralıyoruz…
SAVUNMADA YENİ KONSEPT
Yıldırımhan; şimdilik zirve onun…
Uzunluğu 17.5 metre, çapı 1.5 metre…
Menzili, en az 6 bin kilometre… Ankara’dan; Kuzeyde Arktik Denizi’ne, Güneyde ise Afrika’nın bittiği yere kadar… Doğu ve Batı’yı söylemeyelim.
Azami hızı, 25 Mach… Ses hızının 25 katı… Yani saatte 30 bin kilometreyi aşan bir hız…
Anlamı; kolay kolay durdurulamaz, önlenemez, yakalanamaz.
Sırtladığı 3 tonluk patlayıcıyı, istenilen menzildeki hedefe nokta atışıyla taşıyabilen bir füze…
Aslında bir büyük mesajın da taşıyıcısı…
Şöyle diyelim: Bugüne kadar ürettiğimiz savunma sistemleri, bize yönelen saldırıları, kendi yurdumuz ve çevresinde karşılama ve bertaraf etme temeli üzerinde yükseliyordu.
Yıldırımhan’la birlikte savunma doktrinimizin, saldırı ve tehdidi ‘kaynağında imha etme’ düzeyine evrildiğini söylemek, herhalde yanlış olmaz.
Tam da bu nokta, “Libya’da, Somali’de ne işimiz var?” diyenlere kapak olsun.
Şimdilik, cari tehdit biraz daha uzaktan, muhtemelen 8-9 bin kilometre Batıdan geliyor. Ki, onun ‘yüzen kaleleri’, şer görevini icra için, muhtemelen birkaç bin kilometre yakınımıza kadar sokulmak zorunda. Yani bundan sonrasını onlar düşünsün.
Çünkü, Türkler geliyor!..
ASIL KORKMALARI GEREKEN
Yıldırımhan’ın üzerindeki iki işaret, aslında Cumhuriyetimiz ile geçmişimizin el ele vermesinin simgesidir.
Bu muhteşem füzenin menzil ve kapasitesinden ürkenlerin asıl korkması gereken, tam olarak budur.
Evet, Türkiye meydan okuyor. Sadece Yunanistan ve İsrail adlı kuklalara değil; onların iplerini elinde tutan kuklacılara da…
Yıldırımhan’a nakşedilen Yıldırım Bayezid tuğrası ile Kemal Atatürk imzası, bu muhteşem füzenin anlamını çok daha yüksek bir düzeye çıkarıyor.
Ne mi demek istiyoruz?
Türk Milleti, 1683’teki Viyana Bozgunu’ndan beri, 350 senedir baskı altında tutuluyor. Son 200 yıldır, zihinlerimize atılan kementlerle esir alındık. Daha beteri; son 100 küsur senedir, bugünümüzle geçmişimiz arasına nifak sokuldu. Sanki geçmişimiz ‘düşmanmış’ gibi bir algı oluşturularak, Cumhuriyetimizi ‘köksüzleştirmeye’ çalışıldı.
Sahip oldukları propaganda aparatlarının gücüyle, bize iki yanlış seçenek dayattılar: “Geçmişiniz mi, bugününüz mü? Cumhuriyet mi, Osmanlı mı? Atatürk mü, Türk Sultanları mı?”
Maalesef bunda hayli başarılı oldular. Tarih şuuru olan birçok aydınımız bile bu tuzağa düşmekten kurtulamadı.
Oysa kimse Fransa’ya; “Louis mi, Napolyon mu?” diye sormuyordu.
Kimse Rusya’ya; “Lenin mi, Romanovlar mı?” demiyordu.
Kimse İngiltere’ye; “Kraliçe mi, Parlamento mu?” ikilemini dayatmıyordu.
Almanya’ya; “Weimar mı,, Bundesrepublic mi?” diye sormak, kimsenin aklına gelmiyordu.
TEK VE DEVAMLI TÜRK DEVLETİ
Senelerdir kalem oynatıyoruz; Türk Milleti’nin geçmişiyle barışık yaşaması gerektiğini savunuyoruz.
Türk Devleti’nin; zaman, mekân ve rejim sınırlamalarından bağımsız, ‘devlet-i ebet müddet’ diye özetlenen bir ‘kesintisiz siyasî yapı’ olduğunu…
Bilinen ilk Türk Devleti’nden başlayıp, bugünkü Cumhuriyetimize kadar her bir ‘ana yapının’, devlet bütünlüğümüzün birer halkası olduğunu…
Aradaki farkların; rejim, hanedan, coğrafya veya çağ değişimi olduğunu vurguluyoruz.
İşte… Türk’ün gücünün (şimdilik) eriştiği zirve olan Yıldırımhan’ın üzerine; Yıldırım Bayezid tuğrası ile Kemal Atatürk imzasının birlikte nakşedilmesi, anlatmaya çalıştığımız ‘devlet-i ebet müddet’ gerçekliğinin somut bir ifadesidir.
İsrail ve Yunanistan gibi kuklalardan yükselen hayret, homurtu, cayırtı ve cızırtılar; alması gerekenlerin, mesajı tam olarak aldığının belirtileridir.
Yıldırımhan; Türkiye’ye, bütün Türk Dünyasına ve Ümmet-i Muhammet’e hayırlı olsun. Devamını bekliyoruz; en az 10 bin kilometre menzilli ve dahi nükleer başlıklı…
Bize, bu topraklarda başka türlü yaşama hakkı tanımazlar.
