Dijital dünya, özellikle sosyal medya ve ekranlar bilgiye ulaşımı kolaylaştırdığı kadar yanlış bilgi ve kaba üslubun yayılmasını da o ölçüde hızlandırdı…
Eleştiri ile hakaret arasındaki sınır çoğu defa bulanıklaştı.
Tavuk-yumurta misali, acaba bu durum; var olan ahlaki yozlaşmanın bir sonucu mudur, yoksa ahlaki yozlaşmayı doğuran faktörün bizzat kendisi midir, bilmiyorum…
Fakat konunun, öyle sohbet arasında geçiştirilecek bir konu olmadığını tam aksine biliyorum!...
Çok ciddi olumsuz sonuçlar doğuracak toplumsal sorunlarımızı “zaman değişiyor” diyerek geçiştirmek elbette hepimizin kolayına geliyor…
Ancak, “değişim” ile “yozlaşma” arasındaki farkı göz ardı etmek, bir medeniyetin kendi kendini boğmasına izin vermekten farklı bir durum değil…
Bu nedenle ben, en azından kendi adıma bir kere daha yüksek sesle haykırıyorum:
- Ey ahali!... Toplumumuz değişmiyor; toplumumuz yozlaşıyor!... Değerlerimiz kaybolmuyor; değerlerimiz çürüyor!...
Dijital çağın çocukları artık “karakterli” olmayı değil, “şöhretli” olmayı daha çok önemser bir hale geldi!...
Neden diye sorduğunuzda, “sizce hangisi para ediyor?” ya da “karakter karın doyurmuyor” diye cevap veriyorlar!...
İşte tam da bu noktada durup; şunları düşünmek zorundayız:
Bir toplumda “karakter” ile “çıkar” yer değiştirmeye başlamışsa; orada artık sadece bireysel ahlaktan değil, kamusal vicdandan da söz edilemez. Çünkü karakter, insanın yalnızken de doğruyu yapabilme iradesidir; şöhret ise kalabalıklar önünde alkış alabilmenin cazibesidir...
Bugün ne yazık ki gençlerimize, hatta yetişkinlerimize “doğru ol” demiyoruz; “görünür ol” diyoruz. “Haklı ol” yerine “popüler ol” telkini yapıyoruz. Sonra da bu tercihin bedelini, toplumsal çözülme olarak ödüyoruz…
Dijital mecralar, ahlakı aşındıran bir asit gibi çalışıyor. Herkes her konuda fikir beyan edebiliyor; ama fikir sahibi olmak ile fikir savurmak arasındaki fark neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumda...
Bilgi ile cehalet aynı hızda yayılıyor. Hatta çoğu zaman cehalet, daha yüksek sesle konuştuğu için daha etkili oluyor. Küfür, hakaret ve iftira; “özgürlük” ambalajı içinde pazarlanıyor. Eleştiri kültürü yerine linç kültürü hâkim kılınıyor.
Kimse muhatabını ikna etmeye çalışmıyor; herkes karşısındakini susturmanın peşinde…
Daha vahimi şu ki; bu dili yalnızca anonim hesaplar değil, adı sanı belli insanlar da pervasızca kullanıyor. Akademisyeni, siyasetçisi, gazetecisi, sanatçısı…
Kimi zaman makam, kimi zaman unvan; ahlaki sorumluluğu artıracağına, tam tersine bir dokunulmazlık zırhına dönüşüyor. Söylenen sözün topluma neye mal olacağı hesaplanmıyor. Çünkü artık “sonuç” değil, “etkileşim” önemli. Beğeni sayısı, tıklanma oranı, gündem olabilme ihtimali; vicdanın önüne geçmiş durumda...
Biz çocuklarımıza neyi miras bırakıyoruz, bana söyler misiniz?
Birbirine tahammül edemeyen, en ufak fikir ayrılığında düşmanlaşan, hak aramayı bağırıp çağırmak zanneden bir toplumu mu?
Yoksa farklı düşüncelerin, nezaketle tartışılabildiği bir medeniyet iklimini mi?
Eskiden büyüklerimiz “edep ya hu” derdi. Bu söz, sadece bir ahlak öğüdü değil; aynı zamanda toplumsal düzenin sigortasıydı. Edep, insanı susturmaz; ölçülü konuşturur. Edep, eleştiriyi yasaklamaz; hakareti engeller… Bugün ise edep, “zayıflık” gibi sunuluyor. Sakinlik “pasiflik”, vakar “geri kalmışlık” olarak etiketleniyor.
Oysa tarih bize tam tersini söylüyor: Medeniyetler “bağırarak” değil, “konuşarak” yükselmiştir.
Şunu da açıkça ifade edelim: Suçu yalnızca dijital mecralara atıp işin içinden sıyrılamayız. Sosyal medya bir sonuçtur; sebep değil. Eğer ailede, okulda, sokakta, camide, kahvede ahlaki bir dil inşa edememişsek; ekranlar bunu sihirli bir değnekle düzeltemez. Çocuğuna merhameti öğretmeyen bir ebeveyn, telefondaki uygulamayı suçlamamalıdır. Sınıfta adaleti tesis edemeyen bir eğitim sistemi, klavyedeki sertliği eleştirmeden önce aynaya bakmalıdır.
Toplum olarak “herkesin her şeye karıştığı” ama kimsenin sorumluluk almadığı bir garip evreye girdik. Hak talep etmeyi biliyoruz; ama hakka riayet etmeyi unutuyoruz.
Özgürlüğü savunuyoruz; fakat sınır fikrine tahammül edemiyoruz. Oysa sınır, baskı değildir. Sınır, insanı insan yapan çizgidir.
Eğer bu gidişata “zamanın ruhu böyle” diyerek teslim olursak, yarın çocuklarımız bize çok ağır bir fatura kesecektir. Çünkü yozlaşma, durduğu yerde durmaz; yayılır. Bugün dilde başlayan çürüme, yarın davranışa; ertesi gün hukuka; sonra da adalete sirayet eder. En sonunda da kimsenin kimseye güvenmediği bir toplumsal çoraklık ortaya çıkar.
Hatırlatmak isterim ki:
Değişim, kökleri budamak değildir… Değişim, kökleri koruyarak dalları yenilemektir.
Eğer kökler çürürse; ne teknoloji kurtarır bizi, ne de parlak ekranlar… Elimizde kala kala bu kaba “gürültüler” kalır!...
Naçizane tavsiyem; sesimizi değil sözümüzü yükseltelim… Eleştirelim ama incitmeyelim… Konuşalım ama kirletmeyelim...
Aksi halde, gürültüsünü susturamadığımız bu dijital kalabalıklar arasında, kendi vicdanımızın sesini de tümüyle kaybedeceğiz!...
