Sendikanın Teşkilattan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısıydı. Kısa zaman sonra, aynı ülkünün yolcusu olduğumuzu öğrendik. Yalnız, aramızda biraz fark vardı. Bu fakir, daha ziyade ‘uyumlu’ bir yolculuğu öncelerken, Zeki Sungur Kızılkaya daha ‘protest’ bir kişiliğe sahipti.
1962’de, Yozgat'ın Sorgun ilçesine bağlı Büyükeynelli köyünde bu dünyaya ‘merhaba’ demişti. Bizden 4 yaş büyük olması, onun 12 Eylül öncesindeki kaos dönemine yakalanmasını sağlamıştı. Tabi, aynı zamanda 12 Eylül rejiminin zulüm ve işkencelerine de…
Cuntanın ‘zulümde denge’ adaletinin gadrini, ayrıntılarını kendisinden dinleme fırsatı bulamadığımız mahpusluk hayatında deneyimlemişti. Kaç yıl ‘dam’da kaldığını ben sormadım, o da söylemedi.
İŞÇİ VE SENDİKACI
Fırtınalı geçen yılların ardından, 1997’de Yozgat Orman İşletme Müdürlüğü’nde kadrolu işçi olarak çalışmaya başladı.
Hak-İş Konfederasyonu’na bağlı Öz Orman-İş Sendikası’nın kuruluşuna öncülük edenlerdendi. 2007’de sendikanın Teşkilattan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevine seçildi. Dünya sürgününü tamamlayıncaya kadar da aynı görevi yürüttü.
Dedim ya, yolumuz aynı olsa da mizaçlarımız zıt idi. Hatta bir gün kendisine, “Patronum olsaydın, seninle çalışmazdım…” demişliğim de olmuştur.
Taşkın ve delidolu kişiliğine rağmen, nerede frene basacağını gayet iyi kestirirdi. O yüzden, hemen her konuda, bağırıp çağırmayı da içeren sert tartışmalara girmesine rağmen, ipleri koparmamayı başarırdı.
Yapılan işleri eleştirmeyi pek severdi. Hakiki türkülere bayılmakla birlikte, uzunca bir süre ‘kalem emeğini’ fazla önemsemedi. Ama sonunda, ‘beyin teri’nin de en az ‘alın teri’ kadar önemli ve saygıdeğer olduğunu idrak etti.
“FİDAN DİKMEKTEN ZORMUŞ”
O idrake vesile ise; Genel Kurul Faaliyet Raporu hazırladığımız sırada, kendisine havale ettiğimiz ‘Teşkilat ve Teşkilatçılık’ konulu yazı olmuştu. Elbette bunu, ona ‘kalemin erdemini’ anlatmak gayesiyle, 2020’deki korona salgınında kaybettiğimiz Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Çetin ağabeyle birlikte kasten planlamıştık.
Merhum, birkaç denemeden sonra, bahse konu yazının içinden çıkamayınca, işi bu fakire paslayıp, şöylece eklemişti: “Yahu, yazı yazmak, gidip dağda fidan dikmekten daha zormuş…”
Emeğe ve alın terine sahici bir hürmeti vardı. Ondan olsa gerek, sendikanın toplu sözleşme teklifi hazırlanırken, en uç talepleri dile getirmekten çekinmezdi. Bu noktada, sendikanın diğer yöneticilerini, hatta uzman kadroyu zaman zaman bunaltsa da işçi tabanında hüsnü kabul görürdü.
DAVA ADAMLIĞI
Evet, sert bir mizaca sahipti; lakin o sertliğin gerisinde bir vicdan da vardı.
Taşkın kişiliği, siyasî hayatına da sirayet etmişti. MHP’nin bazı kararlarına ve siyasetine olan kızgınlığı, onu Büyük Birlik Partisi yakınlarında bir yere konuşlandırmıştı. Kendince bir ‘dava adamlığı’ anlayışı vardı.
Bekâra karı boşamanın kolaylığını içselleştirmesine rağmen, eksik veya yanlış bulduğu iktidar icraatlarına sert eleştiriler yöneltmekten çekinmezdi. Dedik ya, siyasetin icaplarını filan umursamazdı.
Amellerine bir şey diyemem; ama sağlam bir iman sahibi olduğuna tanığım.
İş yapma yöntemlerimizin zıtlığından dolayı, çoğu zaman uzlaşamasak da, birbirimize olan muhabbetimiz sahiciydi. Tabii ki bu muhabbeti karşılıklı dillendirip teyit etmeye lüzum görmedik.
Bu dünyadan bir Zeki Sungur Kızılkaya geldi ve geçti. Her ölüm gibi, onunki de ‘zamansız’ idi. Aile fertleri, onun yokluğunu elbette en yakıcı haliyle yaşayacaktır.
Kanımca, sendika camiası da onun eksikliğini sık sık hissedecektir.
Yüce Allah, ona rahmet ve merhametiyle muamele eylesin; varsa taksiratını affetsin.
