Hakkında yazmaya biraz ara verelim, diyoruz. Lakin CHP izin vermiyor. Özgür Özel, vitesini adeta ‘seri kabahat işlemeye’ almış; her gün birkaç çam deviriyor. Ülke bağımsızlığını hiçe sayarak, Batılı dostlarının, Türkiye’nin yönetimine müdahale etmesini istiyor.

Tabi, sergilenen siyasetsizlik veya kendisiyle çelişkiye düşme halleri sadece günümüze has değil. CHP’nin mazisi de zikzaklar ve kırılmalarla dolu.

Biraz gerilerden başlayıp, günümüze gelelim.

Nazi Destekçiliği Dönemi (1939-1944):

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlık sorunlarının zuhur etmesi ve yönetim üzerindeki inisiyatifin İsmet İnönü ve Şükrü Saraçoğlu gibilerin eline geçmesiyle, CHP’nin dış siyaseti de yalpalamaya başladı. Yaşananlar, Gazi’nin ‘bağımsızlık’ anlayışını kökünden silkeledi.

İkinci Dünya Savaşı yılları… Türkiye savaşa girmiyor, fakat İnönü yönetimi, Almanya’nın savaşı kazanacağını garanti görüyor.

Millî Şef İsmet İnönü, Almanya Führeri Hitler ve İtalya Duçesi Mussolini’ye, CHP’nin yayın organı Cumhuriyet gazetesi üzerinden selam ve tebrikler yolluyor.

Sovyetler Muhipliği Dönemi (1944-1947):

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu görünüyor. ABD’nin; İngiltere, Fransa ve Rusya yanında savaşa girmesi, dengeleri değiştiriyor.

Millî Şef İnönü de, dış politikasının rengini değiştirmede sıkıntı yaşamıyor. Sovyetler Birliği’ne yaranmanın en kestirme yolunu, ‘antifaşist eylemlerde’ görüyor. Eh, bunun için de ‘faşist’ lazım.

Tarih, 3 Mayıs 1944. İnönü rejimi; genç subaylardan Alparslan Türkeş başta olmak üzere, ele gelen ne kadar milliyetçi varsa, hepsini toplayıp ‘tabutluk’ denilen işkence kabinlerinden geçiriyor.

Stalin gibi ‘adıyla müsemma’, çelik gibi bir diktatörü teskin etmek için birkaç düzine milliyetçiyi kodese yollamak yetmezdi. Millî Şef İnönü’nün, diktatör Stalin’e şirinlik sergilemesi için daha fazlası gerekliydi.

1945’te Sovyetlerden kaçan Azerbaycan Türk’ü 195 asker Türkiye’ye sığınır. Türkiye, sığınmacıları kabul eder. Fakat Stalin’in baskıları sonucu İnönü yönetimi, o askerlerin iadesini kararlaştırır. Azerbaycan Türk’ü o askerlerin, “Bizi iade ederseniz, işkenceyle öldürülürüz. Bari burada siz öldürün bizi…” diye yalvarmaları kâr etmez.

Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsü üzerinden Sovyetlere zorla gönderilen o askerler, Kızılordu askerleri tarafından oracıkta infaz edilir.

Bu utanç verici facia, acıklı şiirlere konu olur:

“Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı, / Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası, / Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni, / Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.”

Azerbaycan Türkü kardeşlerimizle gönül köprülerimizi yıkan Boraltan Faciasına imza atan CHP, aradan geçen onca yılda hiç değişmedi. 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı’nda, kardeş Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ın yanında konumlandı. CHP’nin ‘Dışişleri Sözcüsü’ Ünal Çeviköz “Türkiye, Suriye’den cihatçıları Azerbaycan’a taşıyor.” iftirasını attı.

ABD Kanatları Altına (1947):

İkinci Dünya Savaşı sonrasında biti kanlanan Stalin, Türkiye’den toprak taleplerini dillendirmeye başlayınca, CHP yönetimi, 1947’de direksiyonu ABD’ye kırdı.

Dönem; ABD’nin, Marshall Yardımları üzerinden Avrupa’yı kendisine bağlama zamanlarıydı.

Milli Şef İnönü, ABD ile 12 Temmuz 1947’de yaptığı askeri, eğitim ve iktisadî anlaşmalarla, Türk Devleti’nin bağımsızlığını fiilen sona erdirdi.

Karşılığında ABD’den, Türk Milleti’nin zürriyetini kurutmayı hedefleyen süt tozu ve benzeri ‘yardımlar’ geldi. Güya hibe edilen, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalan hurda askerî malzemeler, Türk Savunma Sanayisinin ipini çekmeye bahane yapıldı. Millî Eğitimimizin direksiyonu da ABD’ye teslim edildi.

Sosyalist kampta yer alıp, Kapitalistin ocağına odun taşımak, yalnızca CHP’nin sahip olduğu bir meziyet olsa gerek.

Türk Solu, memleketin ABD potasına sokulması sorumluluğunu, 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen DP ve Başbakan Adnan Menderes’e yüklenmeye çalışır. Oysa Menderes, Sovyetler Birliği ziyaretine hazırlandığı sırada, ABD destekli 27 Mayıs darbesine maruz kalarak idam edildi.

ASIR GEÇTİ, DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK

CHP, asırlık geçmişine rağmen, bu topraklara aidiyet hissi kazanmadı. Bir bakıma, Misyoner teşkilatları ve okullarının Anadolu ve müzahir coğrafyalarda 200 yıldır yapmaya çalıştığı ayartma, küçültme, parçalama ve yok etme stratejisinin ‘oyundaşına’ dönüşmüş bir ‘devşirilmiş kadro’ hareketi oldu…

Yaşadığımız günlerde; “Suriye’de ne işimiz var?, Libya’da ne işimiz var?, Türkiye, cihatçıları Karabağ’a taşıyor. HAMAS bir terör örgütüdür.” gibi saçma ifadeler, hep CHP yöneticilerinden geliyor.

CHP; Türkiye’nin kendi çıkarları ile Türk soydaşlarının ve Müslüman dindaşlarının hak ve menfaatleri uğruna attığı her adıma karşı çıkıyor.

ABD ve AB mahfillerinden ‘iktidar gücü’ dilenen bir yabancılaşma sözkonusu… Genel Başkan Özgür Özel ve partinin ‘maddî sahibi’ Ekrem İmamoğlu, İngiltere, Almanya ve ABD mahfillerine; ‘otoriter’ diye itham ettiği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ‘baskı yapmaları’ için yalvarıyor.

Peki, dış güçlerden destek ve ‘baskı’ dilenmek, ‘otoriterliğin’ neresine denk düşüyor?

Bu köşede, CHP sıkça eleştiriliyor. Kimse buradan bir ‘CHP düşmanlığı’ üretmesin. Tersine, bu ülkenin, sağlam bir Milliyetçi-Muhafazakâr damar yanısıra; samimi ve ne yaptığını bilen bir Çağdaş-Sol siyasî çizgiye ihtiyacı olduğuna inananlardanım.

Hadi bir adım daha atayım: Ülkeyi yöneten Milliyetçi-Muhafazakâr siyasetin, aynı zamanda, zıt cenahtan gelecek kırbaç darbelerine ihtiyacı var.

Aksi durumda; iktidar hem yorar, hem şevk kaybettirir, hem de zehirler.

Lafın daha fazlası, akıllılara söylenmez…

Cml Cargo Eurovizyon Banners Yatay Iceri