Seküler veya ruhanî olsun, inanç sistemlerinin istismarı her dönemde sorun olmuştur. Kitleleri, dünyevî veya uhrevî bir gaye etrafında toplamak; kişisel kazançlar veya başka ülkeler hesabına kullanmak bakımından mümbit bir alan oluşturmaktadır.

Türkler, Anadolu’ya gelmelerinden itibaren, tarikat ve cemaat yapılanmalarının zaman zaman amacını aşan ve kamu otoritesini zaafa uğratan tavır ve davranışlarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır.

Coğrafyamızda tarikat ve cemaatler eliyle devletin başına çorap örülmesinin, neredeyse bin yıllık bir mazisi vardır.

Mesela, Selçuklu’nun ilk kuruluş yıllarıyla birlikte ortaya çıkan Hasan Sabah ve Haşhaşîleri gailesi, bazı devlet adamlarına suikastlar da dâhil, devletin başına epeyce çorap örmüştür.

1402’deki Ankara Savaşı sonrasında 11 yıl Fetret Dönemi yaşayan Osmanlı, Çelebi Mehmet idaresinde yeniden ülke birliğini sağlamaya gayret ederken, 1416’da patlak veren Şeyh Bedrettin İsyanı, devletin başını epeyce ağrıttı.

YABANCI İSTİHBARAT BULAŞMALARI

Devletimiz, 17. yüzyıl ortalarında, Yahudi dönmeliğinin simgesi olan Sabetaycılıkla tanıştı. Yahudi haham Sabetay Sevi’nin kendisini Mehdi ilan etmesiyle başlayan gaile, ciddi bir toplumsal ve inanç eksenli çalkantıya sebep oldu.

Sabetay Sevi’nin idam cezasından kurtulmak için Müslüman olmuş gibi yapmasıyla, bu ülkede ‘Sabetaycılık’ diye isimlendirilen, Müslüman görünümlü Yahudilik olgusu başladı.

Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren, Türkiye’deki tarikat ve cemaatlerdeki yozlaşma, İslam ve Türk düşmanı bazı ülkelerin beşinci kol faaliyetleri için elverişli bir ortam oluşturmaya başladı.

Yuvarlak ve öznesiz konuşmanın manası yok. Birinci Dünya Savaşı öncesinden itibaren, tarikat ve cemaatlere İngiliz ve Alman istihbaratının sızdığı gerçeği, herkesin bildiği sır haline gelmiştir.

Elbette İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya jandarmalığına soyunan ABD’nin de sadece Türkiye’dekiler değil; tüm Müslüman dünyadaki tarikat ve cemaatler üzerinden etkinlik elde ettiği, inkârı mümkün olmayan bir gerçekliktir.

YASAKLAMAKLA YOK OLMUYOR

Cumhuriyetin ilanından itibaren katı bir laiklik çizgisi tutturan yeni rejim, Müslümanlığa dair her türlü yapılanmayı bir ‘suç paketi’ haline getirdi.

Anılan dönemde din eğitiminin de uzun süre yasaklı kalması, yerli inanç gruplaşmalarına nazaran daha serbest ve korunaklı bir alan elde eden İslam dışı cemaat yapılarına yayılma ve güçlenme fırsatı sunduğu gibi: yabancı ülkeler adına yürütülen espiyonaj faaliyetlerinin İslamî tarikat ve cemaatlere sızmasını kolaylaştırmıştır.

Tekke ve zaviyelerin 1925’te kapatılması ve yasaklanması, tarikat ve cemaatlerin; toplumsal alandaki meşruiyetlerine karşılık, devlet nazarında gayrimeşru bir çizgiye oturmasına yol açtı.

Devlet, her türlü İslamî toplumsal yapılanmayı gayrimeşru görüyor ve yok sayıyordu. Buna rağmen, bir anlamda yer altına inen tarikat ve cemaatler, varlığını bir şekilde sürdürdü.

Fakat… Devletin yok saydığı ve kontrol etmekten imtina ettiği bahse konu yapılar, güçlü devletlerin gizli servislerinin nüfuzuna açık hale geldi.

MECLİS-İ MEŞÂYİH TECRÜBESİ

Aslında Osmanlı Devleti, tarikat ve cemaat yapılanmalarını kontrol altında tutmak ve muhtemel istismarları engellemek gayesiyle, 1866’da Şeyhülislamlığa bağlı bir ‘Meclis-i Meşâyih’, (Şeyhler Meclisi) oluşturdu.

Meclis-i Meşâyih’in amacı; tarikat ve tekkeleri devletin denetim ve kontrolü altında tutmak, idarî işlerini düzenlemek ve şeyh atamalarını yürütmekti.

Doğal olarak, kimse kendiliğinden, “Ben filanca tarikatın falanca kolunun şeyhiyim…” iddiasıyla ortaya çıkamıyordu.

Cumhuriyet döneminde tarikat ve cemaatler yok sayıldığı gibi, Meclis-i Meşâyih tecrübesi de gözardı edildi.

Yeri gelmişken belirtelim, diğer tarikat ve cemaatlerin resmî olarak yok sayılmasına karşılık, Alevî-Bektaşî dergâhları, örtülü bir tanınmaya muhatap oldu. Nitekim AK Parti yönetimi de, Alevî-Bektaşî yapılanması meselesini, Diyanet İşleri Başkanlığı yerine Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı bir kurumsal yapıyla çözme yoluna gitti.

Gelinen noktada tarikat ve cemaatlerin Türkiye’deki varlığı bir toplumsal gerçeklik olmakla birlikte, bu yapıları resmî olarak yok saymasından dolayı, devletin kontrol ve denetimi hayli zayıf kalmaktadır.

KONTROL VE DENEDİM ŞART

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bazı kalkışmaları bir kenara bırakırsak, tarikat-cemaat eksenli en büyük badireyi, Fehullahçı Terör Örgütü (FETÖ) marifetiyle yaşadık.

Yine lafı, eğip bükmeden edelim: FETÖ sonrasında potaya girmesi gereken ve giren, merhum Süleyman Hilmi Tunahan’ın kurduğu çizgiyi bozan ve yabancı istihbarat servislerinin aparatına dönüşen Süleymancılardı. Nitekim öyle oldu.

Muhtemelen bundan sonraki neşter, Trabzon’u mesken tutmuş olan ve aynı zamanda siyasete fevkalade hevesli olan yapılanmaya vurulacaktır.

Tarikat ve cemaatler, yok sayılmakla yok olmuyor. Bu, sadece Türkiye’nin değil bütün İslam dünyasının, hatta tüm ülkelerin meselesidir.

Toplumsal tabanı her zaman bulunabilen tarikat ve cemaatler, devletin çizdiği sınırlar içinde meşru bir yapılanmaya kavuşturulmalı ve sağlam bir kontrol ve denetim düzeni altına alınmalıdır.

Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok. Eğer Türk Devleti, ülkede faaliyet gösteren tarikat ve cemaatleri yasal bir zemine çekerek denetim altına almazsa, bu tür yapıların kolaylıkla yabancı istihbarat servislerinin oyuncağı haline gelebildiğini tekrar tekrar görmek zorunda kalacağız.

Türkiye, gerekli yasal düzenlemeleri yapmak kaydıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde, tarikat ve cemaatleri hem yasal statüye kavuşturacak hem de kontrol ve denetim altına alacak kurumsal yapıyı kurmalıdır.

Alevî-Bektaşî meşrepler de dâhil olmak üzere, tüm tarikat ve cemaatler, oluşturulacak yeni kurumsal yapıya bağlı kılınmalıdır.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti