Kişisel kanaatimizi baştan söyleyelim. Mehmet Şimşek idaresinde yürütülen ekonomi politikaları, kanaatimizce, Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘arzuladığı’ değil, bir bakıma ‘uzlaşmak durumunda kaldığı’ uygulamalardır.

Elbette müneccim değiliz. Başkan Erdoğan, faiz temelli bir ekonomi politikasına taraftar değil. Hatta enflasyon olgusunu bile yüksek faizin bir sonucu olarak görüyor. Bunu da saklamıyor.

Bu tespitin ardından, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ile Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından kamuoyuna açıklanan Orta Vadeli Program’a bir göz atalım.

2027-2029 dönemini kapsayan 3 yıllık program, öncelikle enflasyonun kontrol altına alınması ve kamu malî dengesinin kurulmasını hedefliyor.

OVP, bu seneki ekonomik büyüme hedefini, 3,8’den 3,3’e indiriyor. Program; 2027 için yüzde 4,2, 2028 için yüzde 4,6 ve 2029 için yüzde 5 büyüme öngörüyor.

HEDEFLER VE GERÇEKLEŞENLER

Bu ve bundan önceki OVP’lerde, nedense büyüme hedefleri başlangıçta yüksek oluyor, fakat nihayetinde daha düşük bir ekonomik büyüme gerçekleşiyor.

Aynı şekilde, enflasyon hedefi de başlangıçta düşük belirlenip, neticede bir hayli yüksek çıkıyor.

2024-2026 için öngörülen enflasyon rakamları, sırasıyla; yüzde 33, yüzde 15,2 ve yüzde 8,5 olarak öngörülmüştü. ‘Güncellenen’ hedef, bu yılın sonunda enflasyonun yüzde 28,4’e inmesi.

Yeni OVP’de ise; 2027 için yüzde 21, 2028 yüzde 13,5 ve 2029 için yüzde 9 enflasyon hedefleniyor.

Yani 3 yıl önceki yüzde 8,5’lik enflasyon hedefini, bundan 3 yıl sonrası için yüzde 9 olarak ‘güncellemiş’ olduk.

Ortaya konulan hedefler ile fiilen yaşanan gerçekleşmeler arasındaki büyük farkı ortaya koyarken, Türk ekonomisi üzerindeki iç ve dış gelişmelerin baskısını gözardı etmek gibi bir haksızlığa niyetimiz yok.

ABD/İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, Hürmüz Boğazı üzerinden köpürtülen kontrollü kriz ve Rusya-Ukrayna Savaşı’nın Türk ekonomisine etkileri, hiç de küçümsenecek boyutta değil.

Enerji fiyatlarındaki yükseliş, 2026 yılı enerji ithalatı için öngörülen 63 milyar dolar maliyeti, 71 milyar dolara; dış ticaret açığını ise 96 milyar dolardan 105 milyar dolara yükseltti.

DEPREMİN MALİYETİ AZ DEĞİL

Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli yaşadığımız asrın deprem felaketinin Türk ekonomisi üzerinde oluşturduğu baskı, yıldan yıla azalsa da devam ediyor.

2023-2026 yılları arasında deprem kayıp ve zararlarının telafisi ile afet risklerini azaltmak amacıyla, toplam 104 milyar dolar tutarında bir harcama yapılmış bulunuyor. 2027 sonunda bu rakamın 116 milyar doları aşacağının tahmin ediliyor.

Başka bir ifadeyle; son 4 yılın her birinde, deprem zararları için 25-26 milyar dolar harcanmış olup, 2027’de bu harcamanın 10 milyar dolara düşeceği öngörülüyor.

Ekonomi yönetiminin ortaya koyduğu programın en zayıf halkası, enflasyonla mücadele olarak görünüyor.

Buna mukabil, makro ekonomik göstergelerde, endişeleri giderecek veriler de bulunuyor. Mesela cari işlemler açığının millî gelire oranı; Haziran 2024’te yüzde 1,8, Haziran 2025’te yüzde 1,6 oldu. Bu oran, bu yılın Haziran ayı itibarıyla, Hürmüz’deki krizin etkisiyle yüzde 2.3’e yükseldi.

Bir diğer önemli gösterge, bütçe açığı… 2025 itibarıyla bütçe açığının millî gelire oranı, deprem harcamalarına rağmen yüzde 2,9 olarak gerçekleşti. Bu yılın sonu için yüzde 3,5 olması öngörülen bütçe açığının millî gelire oranının, bir miktar azalarak yüzde 3,1 olarak gerçekleşmesi bekleniyor. OVP’de bu açık oranı; 2027 için yüzde 3,5 ve program dönemi sonunda yüzde 2,8 olarak hedefliyor.

MİLLÎ GELİR ARTIŞI YÜZ GÜLDÜRÜYOR

OVP’lerin, bilhassa enflasyon ve cari açık bakımından ciddi sapmalar göstermesine karşılık, Türkiye’nin millî gelir artışı yüz güldürüyor.

Rakamları vermeden önce, toplam ülke hâsılası ile fert başına düşen ortalamayı gösteren rakamların, gelir dağılımı bozukluğundan bağımsız olduğunu belirtelim. Yani ortalama gelir, her vatandaşa eşit olarak ulaşmıyor. Bu, başka bir tartışmanın konusu yapılabilir.

Türkiye’nin 2002 yılındaki ekonomik büyüklüğü 238 milyar dolar ve fert başına millî geliri 3600 dolar civarındaydı.

2026 yılı sonunu için beklenti, toplam milli gelirin 1,8 trilyon doları aşması ve kişi başına milli gelirin de 20 bin doları geçmesidir.

Bu rakamlar, Türkiye’nin ‘orta gelir tuzağını’ aştığını ve ‘orta-üst gelirli ülkeler’ ligine yükseldiğini gösteriyor.

Öngörülere göre; halen dünya ekonomisinde 17. sırada yer alan Türkiye, yılsonunda bir basamak yükselerek, 16. büyük ekonomi olacak. Satın alma gücü paritesine göre değerlendirilirse, Türkiye, dünyanın 11. büyük ekonomisi haline geliyor.

OVP, 2029 sonu için toplam millî geliri 2,2 trilyon doların üzerinde, mal ve hizmet ihracatını ise 450 milyar dolara yükseltmeyi hedefliyor. Dönem sonu için öngörülen fert başına millî gelir ise 25 bin dolar.

O HALDE NİYE PATİNAJ YAPIYORUZ?

Bunca rakam kalabalığı, hepimizin zihnini yoruyor. Konunun özetine bakarsak; Türkiye’nin, her şeye rağmen canlı bir ekonomisi ve ticarî hayatı var. Yüksek faiz gibi engelleyici nedenlere rağmen, bu ülkenin girişimcileri yatırım yapıyor, istihdam ve üretim oluşturuyor.

Bu noktada sorulması gereken en önemli soru şu olmalı: Enflasyonu düşürme gerekçesiyle son birkaç yıldır yüksek faiz yükü altında ezilen ekonomimizde, enflasyon niye makul düzeye inmiyor?

İşte bu noktada, Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Faiz sebep, enflasyon neticedir.” tezine odaklanmak gerekiyor.

Oysa Mehmet Şimşek yönetiminin Türkiye ekonomisine bakışı ve uyguladığı programlar; ‘enflasyonun sebep, faizin sonuç’ olduğu varsayımına dayanıyor.

Sözü şöyle bağlayalım: her 3 yılda bir önümüze getirilen OVP’ler güzel de niye halen patinaj yapıyoruz?

Bunca faiz yüküne katlanmamıza rağmen, niye enflasyon bir türlü düşmüyor?

Galiba bize ‘temel doğru’ diye öğretilen ekonomi kuramlarının bazılarında ciddi sorunlar var.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti