Cengiz Dağcı’yı kaybedeli 15 yıl oldu. Gençliğinde kitaplarıyla tanıdığım Dağcı’nın Londra’daki evine yıllar boyunca onlarca kez misafir oldum.
Cengiz Dağcı’yı kaybedeli 15 yıl oldu.
22 Eylül 2011’de, ömrünün büyük bölümünü geçirdiği Londra’da hayata gözlerini yumdu.
Ben Cengiz Dağcı’yı önce kitaplarından tanıdım. Gençlik yıllarımda okuduğum eserlerinin yazarıydı. Yıllar sonra kader beni Londra’ya getirdiğinde bu kez kitapların arkasındaki insanı tanıma imkânı buldum.
Londra’daki gazetecilik hayatımın ilk yıllarından itibaren kendisiyle birçok kez görüştüm. Southfields’daki mütevazı evine onlarca defa misafir oldum. Çay içtik, edebiyatı, Türkiye’yi, Kırım’ı, geçmişi ve elbette hayat arkadaşı Regina’yı konuştuk.
Sanırım eşi Regina ile Cengiz Dağcı’yı konuşan tek Türk gazeteciyim.

Bugün aradan geçen yıllara rağmen onu düşündüğümde aklıma yine yıllar önce yazdığım üç kelime geliyor:
Bir yalnız adam!
Ama onun yalnızlığı sıradan bir yalnızlık değildi.
Yurdunu kaybetmiş bir insanın yalnızlığıydı.
Kırım’dan koparılmış, savaşın acımasızlığını yaşamış, Avrupa’nın savurduğu bir hayatın sonunda İngiltere’ye yerleşmişti. 1947’de geldiği bu ülkede ömrünün geri kalanını geçirdi.
Bedeni Londra’daydı ama gönlünün bir yanı hep Kırım’daydı.
Türkiye’yi ise hiç görmedi.
Buna rağmen bütün eserlerini Türkiye Türkçesiyle yazdı.
İngilizceyi ve Polonyacayı çok iyi biliyor, Rusça konuşuyordu. İsteseydi başka bir dilde yazmayı sürdürebilirdi. Ama tercihini Türkçeden yana yaptı.

Nedenini konuştuğumuzda söylediği o güzel cümleyi hiç unutmadım:
“Türkiye Türkçesi anamın bana konuştuğu dil idi.”
Aslında Cengiz Dağcı’yı anlatmak için bu cümle bile yeterlidir.
Onun Türkçesi, yalnızca bir edebiyat dili değildi; annesine, çocukluğuna, Kırım’a ve kaybettiği vatanına uzanan görünmez bir bağdı.
İlk büyük çıkışını 1956’da Korkunç Yıllar ile yaptı. Yaşar Nabi Nayır’ın Varlık Yayınları’nda yayımladığı eserlerinin redaksiyonunu bir dönem Ziya Osman Saba yaptı.
Dağcı, Ziya Osman Saba’nın yaptığı düzeltmeleri anlatırken kendine has üslubuyla kitaplarının onun elinden “ütülenmiş” olarak çıktığını söylerdi.
Onunla sohbetlerimizde dikkatimi çeken özelliklerinden biri de müthiş tevazusuydu.
Evinin duvarlarında Türkiye’den gönderilmiş ödüller, plaketler vardı. Birçoğunu almaya dahi gitmemişti.
Kendisi hakkında konuşmayı pek sevmezdi.
“Beni yazdıklarımla değerlendirin” derdi.
Regina’dan sonra büyüyen yalnızlık
Cengiz Dağcı’nın hayatında Kırım kadar önemli bir başka isim vardı:
Regina.
Polonya’da tanıştığı eşiyle 53 yıllık bir hayatı paylaşmıştı. Regina Roman Katolik, Dağcı Müslümandı. Önce imam nikâhı kıydırmışlar, ardından kilisede kendi inançlarına göre evlenmişlerdi.
Farklı dinlerden olmaları, Dağcı’nın bana anlattığı kadarıyla, yarım asrı aşan evliliklerinde hiçbir zaman problem olmadı.
Regina yalnızca eşi değildi. Onun edebiyat yolculuğundaki en büyük destekçisiydi.
1998’de Regina’yı kaybetmesinden sonra evdeki yalnızlık daha fazla hissedilir olmuştu.
Benim ziyaret ettiğim yıllarda o evde bunu hissetmemek mümkün değildi.
Bir tarafta kitaplar, hatıralar ve ödüller…
Diğer tarafta artık olmayan Regina’nın bıraktığı boşluk.
Ve bütün bunların üzerinde hiç dinmeyen Kırım hasreti.
“Yazar kutuplaşmanın içinde olmamalı”
Dağcı’nın rahatsız olduğu konulardan biri de Türkiye’de eserlerinin siyasi kamplar üzerinden değerlendirilmesiydi.
Sovyet sistemine yönelik sert eleştirileri nedeniyle bir dönem “sağcı yazar” olarak tanımlanmasını doğru bulmuyordu.
Bana, “Yazar, toplumun her kesimine hitap eder” diyordu.
Onun dünyasında mesele sağ veya sol değildi.
Mesele, halkının yaşadığı dramdı.
Kırım Tatarlarının sürgününü, yurtlarından koparılmasını, savaşın parçaladığı hayatları ve vatana duyulan hasreti yazıyordu.
Sovyetler Birliği dağıldığında ve Kırım Tatarları yeniden vatanlarına dönmeye başladığında bundan duyduğu mutluluğu sohbetlerimizde görmek mümkündü.
Kendisi dönemediği topraklara halkının dönmesini istiyordu.
Cengiz Dağcı 15 yıl önce aramızdan ayrıldı.
Türkiye’yi hiç göremedi ama Türkiye Türkçesiyle 24 kitap bıraktı.
Kırım’a dönemedi ama Kırım’ı romanlarının sayfalarında yaşattı.
Regina’yı kaybettikten sonra daha da yalnızlaştı ama yazmaktan ve hatırlamaktan vazgeçmedi.
Bugün geriye dönüp Southfields’daki o mütevazı evde yaptığımız sohbetleri düşündüğümde, kitaplarından çok bazen o sessiz adamı hatırlıyorum.
Kırım’dan Londra’ya savrulmuş uzun bir hayat…
Bir çalışma masası…
Kitaplarıyla dolu bir ev…
Duvarlarda Türkiye’den gönderilmiş ödüller…
Ve bütün bunların ortasında, kendisini anlatmak yerine eserlerini işaret eden Cengiz Dağcı.
Yıllar önce onu anlatırken kullandığım üç kelimeyi bugün de değiştiremiyorum:
Bir yalnız adam!
Ama Türk edebiyatına bıraktığı eserlerle, aslında hiç yalnız kalmayacak bir adam…