Kıbrıs sorununda artık geçici bir müzakere tıkanıklığıyla değil, yarım asrı aşan başarısızlığın ürettiği tarihsel ve jeopolitik bir sonuçla karşı karşıyayız. Ada içinde siyasi eşitlik, dönüşümlü başkanlık, egemenlik ve karar alma yetkileri hâlâ tartışılırken; ada çevresinde enerji hatları, deniz yetki alanları, askerî ortaklıklar ve bölgesel ittifaklar süratle kurumsallaşmaktadır. Diplomasi ortak bir gelecek aradığını söylerken, sahadaki maddi düzen iki ayrı geleceği çoktan inşa etmektedir.

Bu nedenle varılan son noktanın açıkça adlandırılması gerekir: Kıbrıs’ta mesele artık iki toplumun tek bir uluslararası kişilik altında hangi federal yetkileri paylaşacağı değildir. Esas mesele, ayrı siyasi iradelere, ayrı kurumlara, ayrı güvenlik algılarına ve giderek birbirine rakip jeopolitik bağlantılara sahip iki halkın ilişkilerinin nasıl düzenleneceğidir. Bunun gerçekçi karşılığı federasyon değil; egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelinde iki devletli işbirliği modelidir.

Güven artırıcı önlemler çözümün yerini alamaz

Tufan Erhürman ile Nikos Hristodulidis’in 20 Ekim 2026 tarihli görüşmesinde çevre projeleri, kültürel eserlerin değişimi ve teknik komitelerin çalışmaları konusunda ilerleme sağlanması kararlaştırılmıştır.[1] Bu tür adımlar yararlıdır; iki taraf arasındaki günlük temasları kolaylaştırabilir ve karşılıklı güvensizliğin sınırlı alanlarda azaltılmasına katkıda bulunabilir.

Fakat çevre, kültür ve sivil toplum alanlarında işbirliği yapılabilmesi, ortak devlet iradesinin bulunduğunu göstermez. Aksine, tarafların düşük siyasallaşma düzeyindeki konularda işbirliği yaparken egemenlik, siyasi eşitlik, güvenlik ve temsil gibi kurucu meselelerde uzlaşamaması, sorunun ne kadar derin olduğunu ortaya koymaktadır.

Güven artırıcı önlemler çözüme giden yolun araçları olabilir; çözümün kendisi olamaz. Bunların, müzakere sürecinin ilerlediği görüntüsünü vermek, esas anlaşmazlıkları ertelemek ve sonuçsuz görüşmeleri açık uçlu biçimde sürdürmek için kullanılması statükoyu değiştirmez; yalnızca statükoya diplomatik hareketlilik görüntüsü kazandırır.

Kıbrıs’ta asıl ihtiyaç, iki tarafı yeniden sonuçsuz bir federasyon sürecine sokmak değil, işbirliği yapılabilecek alanları iki ayrı siyasi iradenin karşılıklı rızasına dayanan kalıcı mekanizmalara dönüştürmektir.

Siyasi eşitlik hâlâ kabul edilmiyorsa federasyon nasıl kurulacaktır?

Dönüşümlü başkanlığın yeniden müzakerelere başlamanın temel şartlarından biri olarak gündeme gelmesi, federasyon modelinin çözemediği yapısal sorunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Erhürman, Rum tarafının dönüşümlü başkanlığı koşulsuz kabul etmesi halinde resmî müzakerelere katılabileceğini; siyasi eşitliğin güvenlik ve garantilerle takas edilemeyeceğini açıklamıştır.[2]

Bu talep teknik bir anayasa ayrıntısı değildir. Dönüşümlü başkanlık, Kıbrıs Türk halkının devlet yönetiminde azınlık değil, eşit kurucu ortak olup olmayacağı sorusudur. Eğer siyasi eşitlik daha müzakereler başlamadan tartışmalı hale geliyorsa, federal devlet içinde ve özellikle kriz zamanlarında bu eşitliğin korunacağına nasıl güvenilecektir?

Federasyon, tarafların en azından ortak devletin kurucu ilkelerinde anlaşmasını gerektirir. Oysa Kıbrıs’ta elli yılı aşan müzakereler boyunca yalnızca federal yetkilerin kapsamı değil, Kıbrıs Türklerinin eşit kurucu statüsü de tekrar tekrar pazarlık konusu yapılmıştır. Rum tarafının uluslararası alanda tek meşru “Kıbrıs hükümeti” olarak tanınması, bu yapısal asimetriyi daha da ağırlaştırmıştır. Bir taraf devlet, AB üyesi ve uluslararası muhatap; diğer taraf ise tanınmayan bir toplum olarak masaya oturtulmuştur.

Böyle bir masada “iki eşit tarafın federasyon müzakeresi yürüttüğünü” söylemek, Kıbrıs sorununun en büyük illüzyonlarından biridir. Eşitlik, müzakerenin sonunda verilecek bir taviz değil, müzakerenin başlayabilmesi için önceden kabul edilmesi gereken statüdür.

Sahada iki ayrı jeopolitik eksen kurulmuştur

Adanın bölünmüşlüğü artık yalnızca Yeşil Hat’tan veya iki ayrı yönetimden ibaret değildir. Kuzey, Türkiye’nin su, elektrik, ulaştırma, savunma ve giderek doğal gaz sistemleriyle bütünleşmektedir. Türkiye–KKTC bütünleşmesi, Libya ile deniz yetki alanları ve güvenlik alanında geliştirilen ilişkilerle birlikte düşünüldüğünde, Doğu Akdeniz’de giderek belirginleşen bir Türkiye–KKTC–Libya ekseni ortaya çıkmaktadır.

Bu eksenin karşısında ise merkezinde Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail üçlüsünün bulunduğu farklı bir enerji ve güvenlik mimarisi kurulmaktadır. Mısır, deniz yetki alanları ve doğal gaz diplomasisinde; Fransa ise savunma, deniz gücü ve AB siyaseti üzerinden bu ekseni tamamlayan önemli aktörlerdir. Ancak bu yapının askerî, teknolojik ve stratejik merkezinde Mısır’dan çok İsrail bulunmaktadır.

Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki yeni kutuplaşmayı yalnızca Türkiye–Libya ile Yunanistan–Mısır arasındaki deniz yetki alanı rekabeti olarak açıklamak yetersizdir. Yunanistan–Mısır sınırlandırması karşı cephenin hukukî ve deniz alanı boyutunu oluştururken, Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail ortaklığı onun askerî, teknolojik, enerji ve istihbarat boyutunu meydana getirmektedir.

İsrail, Yunanistan ve Rum yönetimi Aralık 2025’te güvenlik, savunma ve askerî işbirliğinin güçlendirilmesi konusunda ortak irade açıklamış; bunu 2026 yılına ilişkin üçlü askerî işbirliği çalışma planı izlemiştir.[5][6] Plan; ortak tatbikatlar, özel kuvvet eğitimleri, hava ve deniz unsurları arasında koordinasyon ve düzenli stratejik istişareler öngörmektedir. Great Sea Interconnector da Yunanistan ile Kıbrıs’ı, daha sonraki aşamada İsrail’i birbirine bağlamayı amaçlayan bir enerji koridoru olarak bu stratejik mimarinin ekonomik altyapısını oluşturmaktadır.[7]

İsrail’in rolü bu bakımdan belirleyicidir. Rum yönetimi ve Yunanistan, İsrail’le geliştirdikleri askerî ve teknolojik ilişkileri Türkiye karşısında bir dengeleme ve caydırıcılık aracı olarak görmektedir. İsrail açısından ise Kıbrıs ve Yunanistan; Doğu Akdeniz’de askerî hareketlilik, enerji güvenliği, istihbarat paylaşımı, kritik altyapıların korunması ve Avrupa’ya stratejik erişim bakımından önemli bir hat oluşturmaktadır.

Yunanistan’ın İsrail’in desteğiyle geliştirdiği çok katmanlı hava ve füze savunması, insansız hava araçlarına karşı sistemler ve ortak eğitim programları bu ilişkinin artık sembolik diplomatik yakınlaşmanın ötesine geçtiğini göstermektedir. Rum yönetiminin İsrail’den temin ettiği veya temin etmeye çalıştığı savunma sistemleri de adanın güneyinin İsrail merkezli güvenlik teknolojilerine bağlanmasını hızlandırmaktadır.

Böylece Kıbrıs, yalnızca çözülememiş bir toplumlararası ihtilafın bulunduğu ada olmaktan çıkmakta; Türkiye ile İsrail arasındaki bölgesel rekabetin, Türkiye ile Yunanistan arasındaki tarihsel ihtilafların ve Avrupa’nın enerji-güvenlik arayışlarının kesiştiği bir ileri cepheye dönüşmektedir.

Deniz yetki alanlarından askerî mimariye

Bu kutuplaşma deniz yetki alanlarında da açık biçimde görülmektedir. Doğu Libya’daki Temsilciler Meclisinin 2019 Türkiye–Libya deniz yetki alanları mutabakatını onaylaması, anlaşmanın Libya içindeki siyasi temelini genişletmiş ve Türkiye–KKTC–Libya hattına yeni bir stratejik derinlik kazandırmıştır.[3]

Buna karşılık Yunanistan ve Mısır, 2020 tarihli kısmi münhasır ekonomik bölge sınırlandırmasını doğuya, Kıbrıs yönüne doğru genişletmek için görüşmelere başlamıştır.[4] Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail ortaklığı ise elektrik bağlantıları, ortak tatbikatlar, silahlanma programları ve deniz güvenliği düzenlemeleri üzerinden bu karşı yapılanmayı askerî ve jeopolitik düzeyde tamamlamaktadır.

Ortaya çıkan tablo açıktır: Bir tarafta Türkiye–KKTC–Libya; diğer tarafta Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail merkezli ve Mısır ile Fransa tarafından farklı alanlarda desteklenen iki rakip stratejik düzen şekillenmektedir. Enerji kabloları, boru hatları, deniz yetki alanı anlaşmaları, askerî tatbikatlar, hava savunma sistemleri ve dış güvenlik bağlantıları bu rekabetin birbirinden bağımsız parçaları değildir. Bunların tümü, Doğu Akdeniz’de kurulmakta olan iki ayrı güç mimarisinin unsurlarıdır.

Bu şartlarda Kıbrıs’taki iki tarafın önce federal bir devlet kuracağı, ardından birbirine rakip hale gelmiş dış bağlantılarını tek bir dış politika ve güvenlik sistemi içinde eriteceği beklentisi gerçekçi değildir.

Kurulması istenen federal devlet yalnızca iki toplum arasındaki anayasal yetkileri paylaşmayacaktır. Aynı zamanda Türkiye–İsrail rekabetini, Türkiye–Libya mutabakatı ile Yunanistan–Mısır sınırlandırmasını, Türkiye’nin kuzeydeki güvenlik varlığı ile güneyde gelişen Yunanistan–İsrail askerî bütünleşmesini ve iki tarafın farklı enerji güzergâhlarını da kendi kurumları içinde uzlaştırmak zorunda kalacaktır.

Bu, uygulanabilir bir barış modeli değil; bölgesel güç mücadelesini federal devletin içine taşıyacak son derece kırılgan bir çatışma mimarisidir.

ABD: İki eksenin üzerinde seçeneklerini koruyan hipergüç

Doğu Akdeniz’de şekillenen iki eksenin üzerinde Amerika Birleşik Devletleri bulunmaktadır. Washington, Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail üçlüsünü enerji, güvenlik ve 3+1 işbirliği çerçevesinde desteklemekte; Great Sea Interconnector gibi projeleri Avrupa’nın enerji çeşitliliği ve İsrail’in Avrupa’ya bağlanması bakımından stratejik görmektedir.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Washington’ın kablo projesine “çok bağlı” olduğunu ve karşısındaki engelleri aşmak için diplomatik ağırlığını kullanacağını açıklaması, bu desteğin açık göstergesidir.[8] ABD aynı zamanda Yunanistan’la üsler, savunma finansmanı, enerji, deniz güvenliği ve istihbarat alanlarında ilişkilerini derinleştirmektedir. Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail üçlüsüne ABD’nin eklenmesiyle oluşan 3+1 düzeni, Washington’a Doğu Akdeniz’de çok yönlü bir nüfuz alanı sağlamaktadır.

Ancak ABD’nin politikası Türkiye’yi Doğu Akdeniz denkleminden çıkarmak değildir. Türkiye; NATO’nun güneydoğu kanadı, Karadeniz’e geçiş, Rusya’nın sınırlandırılması, Orta Doğu, Kafkasya ve Avrupa güvenliği bakımından vazgeçilemeyecek büyüklükte bir aktördür. ABD Dışişleri Bakanlığı da Türkiye’yi NATO’nun “hayati doğu çıpası” ve kritik bir bölgesel güvenlik ortağı olarak tanımlamaktadır.[9]

Washington, Yunanistan ve Rum yönetimi üzerinden geliştirdiği askerî ve enerji seçeneklerini güçlendirirken Türkiye’yle ilişkilerini koparmak veya Ankara’yı tümüyle rakip bir blok içine itmek istememektedir. Bu nedenle ABD’nin stratejisi basit bir “Türkiye veya Yunanistan” tercihi değildir. Washington, Yunanistan’ı askerî üsler, enerji güzergâhları ve İsrail bağlantısı üzerinden güçlendirirken Türkiye’yi de NATO ve bölgesel güvenlik sisteminin içinde tutmaya çalışmaktadır.

Böylece taraflardan hiçbirine bütünüyle bağımlı kalmadan, her kriz karşısında kullanabileceği alternatif üsleri, koridorları, ortaklıkları ve diplomatik müdahale araçlarını muhafaza etmektedir. ABD’nin bir hipergüç olarak kurmaya çalıştığı denklem, taraflardan birini tamamen dışlamayan; fakat Washington’ın seçeneklerini ve müdahale kapasitesini azami düzeyde tutan çoklu bir güç mimarisidir.

Bu politika taraflar arasında gerçek bir eşitlik düzeni anlamına gelmez. Aksine, Washington’ın kendi hareket serbestisini artıran bir stratejik seçenekler mimarisidir. Yunanistan–Rum yönetimi–İsrail ekseni Türkiye’yi dengeleyen bir kaldıraç; Türkiye ise bölgesel sistemin dışına itilmesi mümkün olmayan askerî ve jeopolitik merkez olarak kullanılmaktadır. ABD’nin temel amacı taraflardan birinin kesin zaferi değil, hiçbir aktörün Washington’dan bağımsız biçimde bölgesel üstünlük kuramadığı bir dengenin sürdürülmesidir.

Bu durum Kıbrıs açısından son derece önemlidir. Washington, Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail hattını güçlendirirken Türkiye’yi kaybetmemek için krizleri kontrol altında tutmaya çalışabilir; fakat bu politika Kıbrıs’taki egemenlik ve statü sorununu kendiliğinden çözmez. Tam tersine, ABD’ye daha fazla üs, enerji koridoru ve diplomatik müdahale seçeneği sağlayan kontrollü statüko, Washington açısından kapsamlı ve riskli bir çözümden daha kullanışlı görülebilir.

Dolayısıyla ABD’nin bölgedeki varlığı federasyon modelini daha uygulanabilir hale getirmemektedir. Aksine, Kıbrıs’ın dış güçlerin değişken dengelerine bağımlı tek ve kırılgan bir devlete dönüştürülmesinin risklerini artırmaktadır. Bir hipergücün seçeneklerinin çoğalması, Kıbrıs Türk halkının siyasi eşitliğinin ve güvenliğinin garanti altına alınması anlamına gelmez.

Avrupa Birliği: Arabuluculuktan Rum–Yunan dış politika aracına

Avrupa Birliği’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de çözüm üretme kapasitesi çok daha sınırlıdır. Bunun temel nedeni, Rum yönetiminin bütün adayı temsilen AB üyesi kabul edilmesi ve Yunanistan’la birlikte Birliğin karar mekanizmalarını kendi millî tezleri doğrultusunda kullanabilmesidir. AB, böylece iki Kıbrıs tarafına eşit mesafede durabilecek bir çözüm aktörü olmaktan uzaklaşmış; giderek Rum yönetimi ile Yunanistan’ın dış politika söylemini Avrupa adına tekrarlayan bir kuruma dönüşmüştür.

Bu durum Türkiye–Libya deniz yetki alanı mutabakatına verilen son tepkide bütün açıklığıyla görülmüştür. Libya Temsilciler Meclisi anlaşmayı onayladıktan sonra Avrupa Konseyi Başkanı António Costa ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, karardan “derin üzüntü” duyduklarını açıklamış; AB’nin 2019’dan beri mutabakatı üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal eden, Deniz Hukuku’na uymayan ve “hükümsüz” bir düzenleme olarak gördüğünü yinelemiştir.[10] Von der Leyen ayrıca Yunanistan ve Rum yönetimiyle dayanışmayı açıkça vurgulamıştır.

Bu açıklamanın dili, bir bölgesel kuruluşun ihtilaflı bir hukuk meselesindeki siyasi görüşünün çok ötesine geçmektedir. AB bir uluslararası mahkeme değildir. Türkiye ile Libya arasındaki bir anlaşmanın hukukî geçerliliği konusunda bağlayıcı hüküm verme yetkisine de sahip değildir. Bir anlaşmayı “hükümsüz” ilan etmek, ancak yetkili bir uluslararası yargı merciinin somut hukukî incelemesi sonucunda anlam taşıyabilir. AB’nin siyasi organlarının kendilerini adeta nihai hüküm veren bir dünya mahkemesi yerine koymaları, hukuk üretmekten çok Yunan ve Rum tezlerine siyasi meşruiyet kazandırma girişimidir.

Daha dikkat çekici olan, Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisinin kendi iradesiyle verdiği onay kararının “Libya’ya dış müdahale” söylemiyle karşılanmasıdır. AB, Libya makamlarının göç politikası alanındaki işbirliğini ve desteğini kabul ederken, aynı Libyalı aktörlerin Türkiye’yle yaptığı anlaşmayı kendi jeopolitik tercihlerine uymadığı için dış müdahale olarak nitelendirmektedir. Bu çelişki, Birliğin ilkesel hukuktan çok siyasi seçicilikle hareket ettiğini göstermektedir.

Sonuçta AB, Doğu Akdeniz’de uyuşmazlığı yöneten veya tarafları uzlaştıran bir aktör değil, uyuşmazlığın taraflarından birinin diplomatik kuvvet çarpanı haline gelmiştir. Yunanistan Dışişleri Bakanlığının kullandığı hukukî ve siyasi ifadelerin kısa süre içinde AB kurumları tarafından neredeyse aynen tekrarlanması, Brüksel’in bağımsız değerlendirme kapasitesini ciddi biçimde aşındırmaktadır.

Bu yaklaşım AB’yi yalnızca tarafsızlıktan uzaklaştırmamakta, bölgedeki siyasi ağırlığını da azaltmaktadır. Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı bakımından Rum–Yunan tezlerini önceden doğru kabul eden bir kurumun güvenilir arabulucu sayılması mümkün değildir. Müzakerenin sonucunu daha müzakere başlamadan bir taraf lehine belirleyen bir aktör, çözüm kolaylaştırıcısı değil, mevcut asimetrinin koruyucusudur.

AB’nin dünya gerçeklerinden kopuşu da burada başlamaktadır. Türkiye, Doğu Akdeniz’in en uzun kıyılarından birine, güçlü bir donanmaya, büyüyen savunma sanayisine ve Libya dâhil genişleyen bölgesel ilişkilere sahiptir. KKTC yarım asrı aşan kurumsal varlığıyla sahadadır. Libya’nın hem doğu hem batı kanadının Türkiye’yle ilişkileri gelişmektedir. Buna rağmen Brüksel’in bu güç ve statü gerçekliğini görmezden gelerek Rum–Yunan hukuk anlatısını mutlak hakikat gibi sunması, sahadaki dengeleri değiştirmemekte; yalnızca AB’nin etkisini ve inandırıcılığını azaltmaktadır.

Bu nedenle AB’nin Kıbrıs çözümünde merkezî arabulucu olması gerçekçi değildir. Birliğin muhtemel katkısı finansman, ticaret, geçiş düzenlemeleri ve iki devlet arasındaki teknik işbirliğinin desteklenmesiyle sınırlı tutulmalıdır. Egemenlik, statü ve güvenlik meselelerindeki rolü ise taraflardan birinin üye devlet olması nedeniyle yapısal olarak sakatlanmıştır.

Rum–Yunan tezlerini müzakere edilmez hukuk hükümleri gibi kabul eden bir Birlik, Kıbrıs’ta adil çözümün hakemi olamaz.

Federasyon uzlaşma değil, yeni krizlerin zemini olabilir

Federal çözüm savunucuları çoğu zaman federasyonu iki devlet arasında bir orta yol gibi sunmaktadır. Oysa mevcut şartlarda federasyon, iki tarafı eşit statüyle barıştırmak yerine çözülmemiş egemenlik ihtilaflarını ve karşıt bölgesel bağlantıları tek, kırılgan bir devlet çatısı içine taşıma riski barındırmaktadır.

Tek uluslararası kişilik kim tarafından temsil edilecektir? Federal dış politika Türkiye, Yunanistan ve İsrail arasındaki ihtilaflarda nasıl belirlenecektir? Deniz yetki alanı anlaşmalarına hangi taraf karar verecektir? Federal Kıbrıs, Türkiye–Libya mutabakatını mı, Yunanistan–Mısır yaklaşımını mı esas alacaktır? Enerji ruhsatları, yabancı askerî işbirlikleri, İsrail’le yapılan savunma anlaşmaları ve Türkiye’nin garantörlük hakları üzerinde kimin veto yetkisi bulunacaktır?

Daha temel bir soru da şudur: Türk tarafının verdiği toprak tavizleri geri döndürülemezken siyasi eşitlik, dönüşümlü başkanlık ve etkin katılım hükümlerinin uygulanması yeniden tartışmaya açılırsa ne olacaktır?

Bu sorular cevaplandırılmadan kurulacak federasyon çözüm değil, ertelenmiş bir anayasal ve jeopolitik kriz olacaktır. Uluslararası sistemin 1964’ten beri Rum tarafı lehine ürettiği temsil asimetrisi devam ettiği sürece, yeni bir anlaşmazlıkta dış dünyanın yeniden tanınan Rum yönetimini muhatap, Türk tarafını ise “ayrılıkçı toplum” olarak görmesi ihtimali ortadan kalkmayacaktır.

Kıbrıs Türk halkından devletini, güvenlik sistemini ve topraklarının bir bölümünü geri dönüşsüz biçimde devretmesi istenirken, karşılığında verilecek siyasi hakların gelecekteki yorumlara ve uluslararası aktörlerin iyi niyetine bırakılması kabul edilemez.

Ortak dış politika üretilemeyen yerde ortak devlet nasıl yaşayacaktır?

Federal devletin yaşayabilmesi için yalnızca ortak anayasal kurumlar değil, asgari müştereklere dayanan ortak bir dış politika ve güvenlik anlayışı da gerekir. Bugünkü Kıbrıs’ta ise iki tarafın tehdit algıları neredeyse birbirinin tersidir.

Kıbrıs Türk tarafı Türkiye’nin garantisini ve askerî varlığını güvenliğinin temel unsuru olarak görmektedir. Rum tarafı ise aynı varlığı başlıca tehdit olarak tanımlamakta; güvenliğini Yunanistan, İsrail, Fransa, AB ve giderek ABD ile geliştirilen ilişkilerde aramaktadır. Türk tarafı Türkiye–Libya deniz yetki alanı düzenlemesini kendi bölgesel haklarının korunması açısından önemli görürken Rum yönetimi Yunanistan ve Mısır’ın yaklaşımını desteklemektedir. Kuzey Türkiye merkezli enerji sistemine yönelirken güney Yunanistan–İsrail bağlantılı elektrik koridoruna bağlanmaya çalışmaktadır.

Bu yalnızca farklı dış politika tercihleri değildir. İki tarafın birbirini tehdit olarak algıladığı karşıt güvenlik sistemleridir.

Bunları tek bir federal devletin merkezî karar mekanizmasına yerleştirmek, uzlaşmazlıkları ortadan kaldırmaz. Her bölgesel krizi bir federal devlet krizine dönüştürür. Türkiye ile İsrail arasında gerilim çıktığında federal Kıbrıs hangi tarafta duracaktır? Yunanistan ile Türkiye arasında deniz yetki alanı krizi yaşandığında ortak hükûmet nasıl karar alacaktır? İsrail’e ait askerî sistemlerin adadaki varlığı veya Türkiye’nin garantörlük yetkileri konusunda federal kurumlar nasıl çalışacaktır?

ABD’nin bir tarafta Yunanistan–Rum yönetimi–İsrail eksenini güçlendirirken diğer tarafta Türkiye’yi NATO sistemi içinde tutmaya yönelik değişken denge politikası, federal devletin dış politikasına nasıl yansıyacaktır? Rum yönetimi ve Yunanistan’ın tezlerini kendi hukukî hükmü gibi benimseyen AB’nin federal Kıbrıs üzerindeki kurumsal etkisi, Kıbrıs Türk tarafının eşitliğini nasıl koruyacaktır?

Bu soruların hiçbirine “iyi niyet”, “Avrupa normları” veya “iki toplumlu diyalog” gibi genel ifadelerle cevap verilemez. Devletler iyi niyetle değil; açık yetkiler, meşru kurumlar, güvenilir güvenlik düzenlemeleri ve tarafların kurucu statülerini tartışma dışı bırakan hukukî temeller üzerinde yaşar.

İki devlet çatışma değil, düzenlenmiş barış modelidir

İki devletli çözüm, adadaki ayrılığı icat eden bir proje değildir. Zaten oluşmuş iki siyasi düzeni hukukî ve diplomatik bir çerçeveye bağlama girişimidir. Amaç duvarları yükseltmek değil, çatışma üretme ihtimali taşıyan statü belirsizliğini ortadan kaldırmaktır.

Egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelinde iki devlet modeli:

  • İki tarafın birbirini yönetme ve temsil etme iddiasına son verebilir.
  • Siyasi eşitliği federal kurumlar içindeki sürekli veto tartışmasından kurtarabilir.
  • Güvenlik ve garantiler konusunu açık devletlerarası düzenlemelere bağlayabilir.
  • Mülkiyet, dolaşım, ticaret ve enerji alanlarında karşılıklılığa dayanan anlaşmalar kurulmasını sağlayabilir.
  • Ortak çevre, su, elektrik, doğal gaz ve kriz yönetimi mekanizmalarını mümkün kılabilir.
  • Tarafların dış ilişkilerini ve bölgesel ittifaklarını anayasal çatışma konusu olmaktan çıkarabilir.
  • Doğu Akdeniz’deki rakip eksenlerin tek ve kırılgan bir devletin içine taşınmasını önleyebilir.
  • ABD’nin veya başka bir büyük gücün değişen denge siyasetinin ortak devlet kurumları içinde sürekli anayasal krize dönüşmesini engelleyebilir.
  • AB’nin Rum–Yunan tezlerini bütün ada adına dayatabilmesinin önüne açık bir devletlerarası eşitlik zemini koyabilir.

Bu modelde işbirliği egemenliğin reddi üzerine değil, egemenliğin karşılıklı kabulü üzerine kurulur. Avrupa’da birbirinden bağımsız devletler sınırları, elektrik şebekelerini, enerji hatlarını ve güvenlik mekanizmalarını paylaşabiliyorsa Kıbrıs’taki iki devlet de karşılıklı kabul ve anlaşmalar yoluyla aynı şeyi yapabilir.

Barış için iki halkın tek devlete zorlanması gerekmez. Barış, iki devletin birbirlerinin varlığını kabul ederek işbirliği yapmasıyla da kurulabilir. Hatta Kıbrıs’ın tarihsel tecrübesi ve günümüzde oluşan bölgesel güç mimarisi dikkate alındığında, kalıcı barışa giden daha sağlam yol budur.

Varılan son nokta

Günter Seufert’in çalışması, AB’nin Kıbrıs politikasının statükoyu değiştirmek yerine istemeden sürdürdüğünü göstermektedir.[11] Mete Hatay ise Kıbrıs’ın giderek dış güçlerin askerî ve lojistik hesaplarına eklenen bir “güvenlik sınırına” dönüşebileceği uyarısında bulunmaktadır.[12] Bu iki tespit birlikte okunduğunda sonuç açıktır: Eski çözüm formülünde ısrar etmek yalnızca zaman kaybettirmemekte; taraflar arasındaki maddi, askerî ve jeopolitik ayrışmanın daha da derinleşmesine yol açmaktadır.

Kıbrıs’ın kuzeyi Türkiye merkezli siyasi, ekonomik ve güvenlik alanıyla bütünleşirken güneyi Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail eksenine bağlanmaktadır. Libya, Türkiye’nin deniz yetki alanı stratejisine derinlik kazandırmakta; Mısır ve Fransa ise karşı eksenin deniz, enerji ve savunma boyutlarını güçlendirmektedir.

Bütün bu mimarinin üzerinde ABD, bir hipergüç olarak hem Yunanistan’ı hem Türkiye’yi denklemde tutmaya; Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail eksenini desteklerken Türkiye’yi NATO ve bölgesel güvenlik sisteminin dışına itmemeye çalışmaktadır. Washington’ın amacı taraflardan birini tercih ederek alternatiflerini azaltmak değil; üslerini, enerji koridorlarını, askerî ortaklıklarını ve diplomatik müdahale kapasitesini çoğaltan çoklu bir denge kurmaktır.

ABD iki bölgesel eksenin üzerinde seçeneklerini korumaya çalışırken Avrupa Birliği, Rum yönetimi ve Yunanistan’ın tezlerini kendi dış politika dili haline getirerek bağımsız ağırlığını büyük ölçüde kaybetmiştir. Washington Türkiye’yi sistem içinde tutmaya çalışırken Brüksel, Türkiye–Libya anlaşmasını yetkili bir mahkeme kararı bulunmaksızın “hükümsüz” ilan edecek kadar taraflı ve hukukî bakımdan iddialı bir tutum benimsemiştir.

Böylece AB, çözüm aktörü olmaktan çıkarak 1964’ten ve özellikle 2004 üyeliğinden beri devam eden statü asimetrisinin Avrupa düzeyindeki koruyucusuna dönüşmüştür. Bir tarafı devlet ve üye, diğer tarafı tanınmayan toplum olarak gören; ardından bu asimetri içinden “federal çözüm” öneren bir kurumun eşitliğe dayalı bir düzen kurması mümkün değildir.

Federasyon için gerekli ortak egemenlik anlayışı oluşmamıştır. Ortak devlet iradesi kurulamamıştır. Siyasi eşitlik hâlâ pazarlık konusudur. Güvenlik algıları zıttır. Ekonomik altyapılar farklı merkezlere bağlanmaktadır. Deniz yetki alanları ve bölgesel ittifaklar karşıt yönlerde kurumsallaşmaktadır.

Bütün bunlardan sonra hâlâ “biraz daha müzakereyle federasyon kurulabilir” demek, çözüm üretmek değil, elli yılı aşan başarısızlığı yeni bir takvimle tekrar etmektir.

Üstelik federasyon artık yalnızca iki toplumu birleştirmeye çalışmayacaktır. Sahada oluşmuş iki rakip jeopolitik ekseni, bunların üzerinde seçeneklerini korumaya çalışan Amerikan güç mimarisini ve Rum–Yunan tezlerini kurumsal politika haline getirmiş AB düzenini de aynı devletin içine yerleştirecektir. Böyle bir yapı ortak dış politika ve güvenlik üretmekte zorlanacak; her bölgesel krizde anayasal kilitlenme ve devlet krizi tehlikesiyle karşılaşacaktır.

Bu nedenle iki devlet modeli yalnızca Kıbrıs Türklerinin egemen eşitliğini koruyan bir seçenek değildir. Aynı zamanda bölgesel rekabetin, büyük güç dengelerinin ve AB içindeki yapısal taraflılığın tek ve kırılgan bir Kıbrıs devletinin içine taşınmasını önleyecek daha güvenli bir çatışma yönetimi ve barış modelidir.

Kıbrıs’ta varılan son nokta budur: İki toplumlu tek devlet modeli tarihsel, siyasi ve jeopolitik temelini kaybetmiştir. Sahada iki ayrı siyasi düzenin ötesinde iki ayrı bölgesel eksen kurulmuştur. Bu gerçekliği zorla tek devlet içine sıkıştırmak barış üretmez; Türkiye–İsrail rekabetini, Türk–Yunan ihtilaflarını, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı mücadelesini, ABD’nin değişken denge siyasetini ve AB’nin Rum–Yunan yanlısı kurumsal tutumunu Kıbrıs’ın anayasal sistemine taşır.

Bundan sonraki gerçekçi hedef, iki halkı işlemediği kanıtlanmış bir ortak devlet formülüne yeniden hapsetmek değil; iki devletin egemen eşitlik, eşit uluslararası statü ve kurumsal işbirliği temelinde yan yana yaşamasını sağlamaktır.

Çünkü bugün korunması gereken şey başarısız bir formül değil, barıştır. Kalıcı barış ise taraflardan birinin diğerine eklemlenmesiyle veya dış aktörlerin değişken çıkarlarına güvenilmesiyle değil, iki tarafın eşitliğinin açıkça ve geri dönülmez biçimde tanınmasıyla kurulabilir.

Kaynakça

1. United Nations Good Offices Mission in Cyprus, “UN Press Statement”, 20 Ekim 2026. BM açıklaması⁠

2. “Turkish Cypriot Leader Sets Rotating Presidency as Condition for UN Talks”, Hürriyet Daily News, 22 Ekim 2026. Tam metin⁠

3. Reuters, “Eastern Libya Parliament Approves Maritime Deal with Turkey, Drawing Greek Rejection”, 20 Ekim 2026. Tam metin⁠

4. Reuters, “Greece, Egypt in Talks to Extend Maritime Zone Further East”, 22 Ekim 2026. Tam metin⁠

5. Presidency of the Republic of Cyprus, “Joint Declaration of the 10th Trilateral Summit of Israel, Greece and Cyprus”, 22 Aralık 2025. Resmî ortak bildiri⁠

6. Hellenic National Defence General Staff, “Signing of the Joint Action Plan between Greece–Cyprus–Israel and the Military Cooperation Programme between Greece–Israel for the Year 2026”, Aralık 2025. Resmî açıklama⁠

7. Great Sea Interconnector, “Crete–Cyprus–Israel Electricity Interconnection Project”, 2026. Proje sayfası⁠

8. Reuters, “Rubio Says US Committed to Mediterranean Undersea Power Cable”, 8 Ekim 2026. Tam metin⁠

9. U.S. Department of State, “The United States and Türkiye: A Key NATO Ally and Critical Regional Partner”, Fact Sheet, 19 Şubat 2023. Resmî belge⁠

10. European Council ve European Commission, “Joint Statement by the President of the European Council António Costa and the President of the European Commission Ursula von der Leyen”, 20 Ekim 2026. Resmî açıklama⁠

11. Günter Seufert, EU Policy Deadlock in Cyprus: Brussels Unwillingly Helps Maintain the Status Quo, CATS Network Paper No. 29, Center for Applied Turkey Studies, 6 Ekim 2026. Rapor⁠

12. Mete Hatay, From Frozen Conflict to Security Frontier? The Iran War and Cyprus’s Multilayered Security Dilemma, PRIO Cyprus Centre Policy Brief 1/2026. Rapor⁠

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti