Kıbrıs meselesinde Türk tarafı için “siyasi eşitlik yeterlidir” söylemi, ilk bakışta makul görünse de gerçekte stratejik bir geri çekilme ve hatta bazılarına göre de hara kiri önerisidir. Son zamanlarda bir “ siyasi eşitlik neyimize yetmez” gibi acaip bir görüş tartışılmaya başlandı ki evlere şenlik. Karşı tarafının Kıbrıs cumhuriyeti ünvanını gaspettiği, tüm dünyada Kıbrıs adına konuşabildiği, Türk tarafına her türlü ambargoyu uygulayabildiği, kıbrıs sorununda BM planlarını arka arkaya reddederek üniter bir çözüm dışında hiçbir çözüme evet demediği, hatta Kıbrıs Türklerini her türlü vasıta ile dış dünyadan soyutlayarak boğma stratejisi uygulamasına devam ettiği dönemde siyasi eşitlik gibi son derece sınırlı bir yetkiyi çok büyük bir kazanç ve avantaj görmek herhalde tam bir intihar geninin varlığına işaret ediyor

SİYASİ EŞİLİK

Siyasi eşitlik, egemen eşitliğin yerine konabilecek bir kavram değildir. Bir prosedürü bir statünün yerine koymak, kavramsal bir zemin kaybıdır.

Siyasi eşitlik yoruma açıktır; uygulanış biçimine göre daraltılabilir, esnetilebilir ve zamanla etkisizleştirilebilir.

Karar mekanizmalarında bir Türk bakanın olumlu oyuna bağlanan sistemler bile kağıt üzerinde siyasi eşitlik gibi sunulabilir. Buna bile inananlar olabilir. Ancak bu, kurucu iradeyi bireysel bir imzaya indirgemektir. Gerçekten bir halkın geleceğini egemen statüsünü bırakıp bunu bir Türk bakanın imzasına indirgemeye çalışmak hayret verici bir illüzyondur. Son derece de tehlikelidir

Rum yönetiminin bunu bile kabul etmemesi, ya da bunu reddederek en sonunda işte ben bu tavizi veriyorum manevrası yapması tabi ki KKTC de gözden kaçmamalıdır

Bu model eşit ortaklık değil; çoğunluk sistemi içinde sınırlı fren yetkisidir. İlk ciddi kriz anında “devlet çalışmıyor”, “kararlar bloke ediliyor” söylemi devreye girer ve eşitlik mekanizmaları hedefe konur. Çünkü siyasi eşitlik bir statü değil, bir prosedürdür. Prosedürler değiştirilebilir.

Bu arada Kıbrıs Türk bakanlar arasında bir anlaşmazlık olursa ne olacak ? Türk tarafı büyük bir tartışma içerisine girecek . Bir bakan evet deyince eşitlik olacağını düşünmek kadar saflık olabilirmi. Bu kadar tehlike yaratacak bir siyasi eşitlik kavramını kabul edip egemen eşitliği terketmek nasıl bir anlayıştır anlamak mümkün değil.

EGEMEN EŞİTLİK

Egemen eşitlik ise bambaşka bir düzlemdir. Egemen eşitlik, iki tarafın birbirini ayrı ve eşit siyasal varlıklar olarak kabul etmesidir. Bu ilke uluslararası sistemin temel taşlarından biridir ve açık biçimde Birleşmiş Milletler Şartı’nda yer alır. Bunun sonradan yeniden tanımlanması ve buna başka anlam yüklenmesi imkanı yoktur.

Egemenlik iyi niyete bağlı bir düzenleme değil, baştan teslim edilmiş bir statüdür. Statü varsa pazarlık eşit zeminde yapılır; statü muğlaksa pazarlıkta yorum üstünlüğü karşı tarafa geçer. İşte Kıbrıs Türk tarafı bu muğlak statüyle onyıllarca felç edilmiş müzakerelerde pazarlık alanı adeta sıfırlanmıştır

Egemenlik yerine Federasyon modeli tam da bu zemini aşındırır. Önce egemen eşitlik söylemi geri plana itilir, ardından iki ayrı egemen varlık gerçeği sulandırılır. Böylece KKTC’nin dayandığı kurucu statü zayıflatılır. Süreç adım adım ilerler ama yön hep aynıdır: savunma hattı geriye çekilir.

Nitekim Crans-Montana sürecinde gelinen son aşamada masanın kilitlendiği başlık garanti sistemiydi. Tartışma, Türk garantisinin kaldırılması veya işlevsizleştirilmesi noktasına dayanmıştı. Bu tesadüf değildi.

Federasyon modeli, dış garantiyi “modern devlet yapısına aykırı” göstermeye dayanır. Önce asker azaltılır, sonra müdahale yetkisi tartışılır, en sonunda tamamen kaldırılması gündeme gelir. Bu çizgi nettir. Rum yönetiminin müzakere masalarında da talep ettikleri hep budur. Önce asker azaltılsın sonra müdahale hakkı tartışılsın ve ve sonra garanti sistemi tümden kaldırılsın. Bu senaryoyu hem Annan planında hem Guterres planı müzakerelerinde hep gördük. Müzakerelerde bu akışı görmemek mümkün değildir.

AB ÜYELİĞİ

Kurulacak federasyonun AB üyesi olmadı bir başka ciddi olgudur. Yaşanacak ilk ciddi sorunda Avrupa Birliği üyeliği devreye girer. Türkiye’nin üyesi olmadığı bir yapının içinde federal Kıbrıs’ın AB hukukuna tam tabi olması demek, ciddi egemenlik devri demektir. Zaten federasyon kurulurken merkezi hükümete egemenlik devri yapılacaktır. Şimdi bir de bu federasyon AB üyeliğiyle Brüksele egemenlik devri yapacaktır. Ve de kıbrıs Türkleri kalan haklarını korumak için sadece bir kurucu devlet olarak AB ye girecektir.

Güvenlik ve kriz anlarında mesele iki kurucu taraf arasında değil, AB hukuk düzeni içinde ele alınacaktır. Bu durumda Türk garantisi kağıt üzerinde var olsa bile pratik müdahale alanı çok daralır. Hukuki ve siyasi baskı mekanizmaları devreye girer. Sonuçta garanti sistemi fiilen işlevsizleşir.

Türkiyenin üye olmadığı AB içinde bir ülkeye müdahalede bulunması pratikte pek mümkün olmayacaktır. Aslında bunu herkes bilmektedir.

Süreç şu şekilde ilerler: Önce Rum tarafıyla güç paylaşımı; ardından federal düzeyde egemenliğin merkezileşmesi; son aşamada AB’ye ciddi yetki devri. Egemenlik katman katman yukarı taşınır. Kıbrıs Türk halkının doğrudan denetim alanı daralır. Egemen eşitlikten vazgeçildiği anda tartışma ekseni değişir: “iki ayrı egemen taraf” dili yerini “çoğunluk devleti içinde hak arayan topluluk” çerçevesine bırakır. Bunun adını ne koyarsanız koyun neticede olacak olan budur.

DÖNÜŞÜMLÜ BAŞKANLIK

Kıbrıs’ta göz ardı edilen bir başka gerçek daha vardır: dönüşümlü başkanlık meselesi.

Rum tarafı bu modeli dahi kabule yanaşmazken, varsayalım ki kabul etti bu durumda dahi sorun ortadan kalkmaz.

Çünkü mesele yalnızca “sırayla başkanlık” değildir; mesele sistem içindeki güç yoğunlaşmasıdır. Nüfus, ekonomik kapasite, uluslararası tanınmışlık ve AB içindeki ağırlık gibi faktörler güçlü tarafın elindeyken, başkanlığın belirli dönemlerde el değiştirmesi yapısal dengeyi sağlamaz. Hele buna bir de nüfus fazlalığı nedeniyle Rum cumhurbaşkanının daha fazla başkanlık görevini yürütmesi de eklenince Türk tarafının durumu daha da zora girecektir

Ayrıca daha uzun süre sistem üzerinde belirleyici olacak tarafın, bürokrasiyi, dış temsiliyeti ve ekonomik mekanizmaları fiilen kontrol edeceğini öngörmemek saflık olur. Dönüşümlü başkanlık, egemen eşitlik yoksa, denge mekanizması değil; sembolik bir jest olarak kalır.

KRİZ ÇIKARSA NE OLUR ?

Asıl kritik eşik ise şudur: Egemen eşitlik olmadan imzalanacak bir anlaşmanın ileride doğuracağı hukuki ve siyasi sonuçlar. Diyelim ki federasyon kuruldu, ortaklık başladı. Peki birkaç yıl sonra ciddi bir kriz çıktığında ne olacak? Sistem tıkandığında, taraflar arasında temel bir anlaşmazlık patlak verdiğinde nasıl bir zemin oluşacak?

İşte tam bu noktada statü belirleyici olur. Eğer başlangıçta egemen eşitlik tanınmamışsa, Rum tarafının şu argümanı ileri sürmesi zor değildir: “Egemen olan zaten bendim. Sen egemen değildin; ortaklık çerçevesinde yetki kullanan bir yapıydın.” Ortaklık bozulduğunda, egemenlik yeniden tek taraflı tanımlanmaya çalışılır. “Ben uluslararası meşruiyete sahibim, sen değilsin” denilerek siyasi ve hukuki mücadele başlatılır.

TANINMA ESASTIR

Bir dönemde bunu aşmak için BM bile varılacak bir anlaşma sonrası Kıbrıs Türk tarafının da 24 saatliğine tanınması konusunu tartışmıştı. Çünkü bu olmadığı sürece ilk ciddi anlaşmazlıkta Türk tarafı tekrar başladığı noktaya yani tanınmamışlık durumuna itilme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Ancak sonradan Rum itirazları ile bu konu BM tarafından tümüyle gündemden düşürülmüştü.

Uluslararası zeminde tanınmışlık avantajı olan taraf, kriz anında meşruiyet kartını masaya sürecektir. Egemen eşitlik başlangıçta net biçimde tescillenmemişse, ortaklık dağıldığında Türk tarafı kendisini yeniden “egemenliği tartışmalı” bir konumda bulur. Bu risk teorik değil, güç siyasetinin kaçınılmaz gerçeğidir.

Mesele teknik bir anayasa mühendisliği değildir; güç mimarisidir. Bir bakanın oyu değil, kurucu iradenin statüsü tartışılmaktadır. Egemen eşitlikten geri adım atmak, müzakere masasındaki en güçlü zeminden vazgeçmektir. Garanti sistemi tartışmaya açıldığında güvenlik parametresi zayıflar.

Avrupa Birliği üyeliği sonrası egemenlik devri gerçekleştiğinde ise bu zayıflık yapısal hale gelir.

Statü zayıflarsa haklar tartışmalı olur.
Garanti zayıflarsa güvenlik belirsizleşir.

Bu arada onyıllardır Rum tarafıyla en yakın ilişkilere girmiş birçok AB ülkesi daha sonra kıbrısta bir anlaşmazlıkta kimin tarafını tutacak dersiniz.? Böyle bir durumda ciddi egemenlik devri yapılacak AB içinde Kıbrıs Türk federe devletçiği hayati çıkarlarını nasıl koruyacak ? Hele de bir de AB nin hiç üye olmayacağı açık olan Türkiye ile ciddi anlaşmazlıklar ve jeopolitik rekabet artarsa bu durumda Kıbrıs Türk tarafı ne olacak?

Her zaman tüm güçleriyle Türkiyeyi baskı altına alıp kıbrısta taviz koparmaya çalışan AB ülkelerinin , Kıbrıs Türk tarafı da AB ye federe devletçik olarak üye olursa neler yapabilecekleri kolaylıkla anlaşılabilir.

Öteki konunda şudur. Müzakerelerde en kritik unsur toprak tavizidir. Bunu verdiniz mi geri almanız çok zordur.

Toprağa karşı Türk tarafının alacağı söylenen şeyler zaten ta başına kendinin olması gereken siyasi eşitlik çerçevesinde yetkiler, dünyaya açılma, uçuşlar ve ticaret gibi şeylerdir .

Daha sonra bir anlaşmazlık çıkarsa ve müzakereler tıkanırsa ne olur.

Rum yine ben tanınmış tarafım ve kktc nin tüm dış ilişkilerini dondururum derse ne olacak. Bunu yaparsa kıbrıs Türk tarafının elinden bu aldığı tavizler alınabilir . Türk tarafına ise vereceği toprak tavizleri geri mi verilecektir tabi ki hayır.

Rum yönetimini 60 yıla yakındır kıbrıs cumhuriyeti olarak tanıyanlar yine kktc ye ayni ambargoları uygulayabilir. . Bunun aksini kim garanti edecektir? Bugün KKTC yi tanınmasını engelleyen ülkeler, üçüncü tarafların kktc yi tanımasını her türlü tehditlerle önleyenler yine Rum tarafına destek vereceklerdir. Konsey daimi üye ülkeler ve AB ülkelerinin böyle bir durumda yapacakları şimdiye kadar yaptıklarının bir tekrarı olacaktır

TECRÜBE İKİ DEVLETİ İŞARET EDİYOR

Egemenlik devredilirse geri almak neredeyse imkânsızlaşır.

Ve Kıbrıs Türk tarafının tarihsel tecrübesi ortadayken — yaşanan dışlanma, güvenlik krizleri ve siyasal eşitsizlik hafızası bu kadar canlıyken — iki devlet zemininden siyasi eşitlik söylemine kaymanın ne anlama geldiğini görmemek mümkün değildir.

İki ayrı egemenlik iddiasından, yoruma açık bir “ortaklık prosedürüne” gerilemek; savunma hattını ileri taşımak değil, bilinçli biçimde geri çekmektir. Bu yalnızca taktik bir esneklik değil, stratejik bir mevzi kaybıdır. Kıbrıs Türk tarafının geçmişte yaşadıkları göz önüne alındığında, böyle bir gerilemeyi görmemek veya küçümsemek ciddi bir hata olur ve bedeli çok ağır olur.

Sonuç: Stratejik Gerilemenin Bedeli

Statü zayıflarsa haklar tartışmalı olur. Garanti zayıflarsa güvenlik belirsizleşir. Egemenlik devredilirse geri almak neredeyse imkânsızlaşır.

Kıbrıs Türk tarafının tarihsel tecrübesi ortadayken — dışlanma, güvenlik krizleri, siyasal eşitsizlik — iki devlet zemininden siyasi eşitliğe kaymak ne anlama gelir görmek zor değildir.
İki ayrı egemenlikten, yoruma açık “ortaklık prosedürüne” gerilemek… Savunma hattını ileri taşımak değil, bilinçli biçimde geri çekilmektir.

Bu yalnızca taktik esneklik değil. Stratejik mevzi kaybıdır.
Ve bunu görmemek, küçümsemek, bedeli çok ağır olacak bir hatadır.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti