Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in ve GKRY yetkililerinin Batı başkentlerinde Türkiye hakkında anlattığı hikâye artık tanıdık: “Türkiye’ye silah satmayın”, “Avrupa savunmasına almayın”, “stratejik ortaklık kurmayın”, çünkü “Türkiye güvenilmez.” Bu söylem Brüksel, Paris ve Washington’da o kadar tekrarlandı ki, bir dış politika argümanı olmaktan çıkıp alışkanlık hâline geldi.
Alışkanlıklar ciddiye alınmaz.
Sorun Türkiye’nin ne yaptığı değil; Yunanistan’ın hiçbir şey yapamaması. Atina’nın dış politikası uzun süredir kendi kapasitesini büyütmeye değil, Türkiye’yi bloke etmeye endeksli. Oysa uluslararası sistem basit bir kural üzerinden çalışır: Güç üretemeyen, engellemeyle sonuç alamaz. Şikâyet bir yere kadar işe yarar; sonra sahibini küçültür.
Yunanistan yıllarca Doğu Akdeniz enerjisini “altın bilet” sandı. ABD ve Fransa’ya verilen üslerle Ankara’ya karşı otomatik destek beklendi. GKRY ile birlikte “Türkiye’siz Doğu Akdeniz” haritaları çizildi. Sonuç ortada: Gaz beklendiği gibi çıkmadı, boru hatları kâğıt üzerinde kaldı, Türkiye’yi dışlayan hiçbir denklem sahada yürümedi. Washington da Paris de şu gerçeği gördü: Türkiye’yi dışlamak maliyetli, Türkiye’yle pazarlık etmek daha ucuz.
Bu denklem Ukrayna savaşıyla daha da değişti. Avrupa bugün ciddi bir güvenlik krizi içinde. ABD’nin odağı Pasifik’e kaymış durumda. Almanya’nın ordusu zayıf, Fransa’nın kapasitesi sınırlı, stoklar eriyor, üretim yavaş. Rusya yıprandı ama bitmedi. Karadeniz hâlâ kırılgan. Ve Avrupa’nın kapısında şu soru duruyor: “Biz bu yükü kiminle taşıyacağız?”
Cevap açık ama yüksek sesle söylenemiyor: Türkiye.
Türkiye bugün NATO içinde saha tecrübesi olan, aktif çatışma yönetebilen, savunma sanayiinde hızlı üretim yapan, İHA’dan elektronik harbe, hava savunmadan deniz gücüne kadar geniş bir kapasite setine sahip bir aktör. Yunanistan bu kapasitenin hiçbirini ikame edemez. GKRY ise zaten masanın askeri tarafında bir aktör bile değil.
Buna rağmen Atina ve Lefkoşa, Türkiye’yi Avrupa savunma mimarisinden dışlamak için yoğun lobi faaliyeti yürütüyor. Bu noktada mesele artık Türkiye karşıtlığı değil, Avrupa’nın kendi güvenliğine zarar verme noktasına gelmiş durumda. Çünkü Türkiye’yi zayıflatmak Avrupa’yı daha güvenli yapmıyor; tam tersine daha kırılgan hâle getiriyor.
AB bu gerçeği görüyor ama siyasi olarak yüksek sesle söylemekten çekiniyor.
Demokrasi, hukuk ve kamuoyu baskısı gibi başlıklar Ankara ile ilişkilerde mesafeyi koruyor. Ancak savunma söz konusu olduğunda işler farklı yürüyor. Açık entegrasyon yok ama fiili işbirliği var. Gürültü yok ama derinleşme sürüyor. Siyasi dil başka, güvenlik pratiği başka.
Kıbrıs’ta yaşananlar bu zihniyetin küçük bir modeli. Rum yönetimi yarım asırdır federal çözümü reddetti; ama bunu açıkça söylemek yerine, Batı desteğiyle “biraz daha iyi bir anlaşma” koparabileceğini sandı. Oysa Annan Planı’nda da, Guterres çerçevesinde de tablo netti: Federasyonu reddeden taraf Rum tarafı/ halkının kendisiydi.
Referandumlar ve müzakereler bu gerçeği defalarca teyit etti.
Bugün gelinen noktada federasyon, sadece diplomatik metinlerde yaşayan tarihi geçmiş bir tez. Sahadaki gerçeklik ise hızla iki devletli bir çözüme doğru ilerliyor. Türkiye’nin KKTC’de kurduğu askeri ve stratejik altyapı, bu yeni denklemi daha da görünür kılıyor. Rum yönetimi şimdi, 50 yıl boyunca kaçındığı bir gerçekle yüzleşiyor:
Bekledikleri “mükemmel anlaşma” gelmedi, ama güçlü bir iki devletli çözüm ihtimali kapıya dayandı.
Rumun arkasında 1964 den beri duran ABD ve İngiltere varılan noktayı herhalde derin derin düşünüyorlar. Realpolitik gereği sadece federasyonu görüşebilirsiniz derken onlar da ne Rum tarafının ne de Türk tarafının federasyonu istemediğini kurulsa bile mevcut şartlarda yürümeyeceğini çok iyi biliyorlardır
Bu tabloya bir de Rusya boyutu eklendi. Ukrayna savaşında Yunanistan ve GKRY’nin Rusya’ya karşı attığı sert adımlar, Moskova’da ciddi bir rahatsızlık yarattı. Kremlin bu memnuniyetsizliği defalarca açık biçimde dile getirdi. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde, Kıbrıs bağlamında Rum yönetiminin hiç istemeyeceği bazı Rus hamlelerinin gelmesi sürpriz olmayacaktır.
Bir zamanlar sıkça dile getirilen “Rum–Rus stratejik ortaklığı” ya da “Ortodoks dayanışması” söylemleri ise artık çok gerilerde kaldı. Jeopolitik, kimlik romantizmi değil çıkar hesaplarını esas alır. Moskova için Atina ve Lefkoşa artık özel müttefikler değil; Batı hattında net pozisyon almış aktörlerdir. Bu da eski ezberlerin tarih kitaplarında kalması anlamına geliyor.
Sonuç ortada: Yunanistan ve GKRY, Türkiye’yi Batı’dan kopararak ve statükoyu sonsuza kadar koruyarak kendilerini güvenceye alacaklarını sandılar. En sonunda üniter bir modele ulaşabilecekleri i düşündüler. Ancak bu rüya gerçekleşmedi.
Tüm olanlar artık Rum-Yunan tarafının ABD ve AB yi Türkiyeye karşı kolaylıkla kullanıp, onların arkasına saklanıp, baskıların sonuç vermesini beklediği dönemler çoktan geride kaldığını gösteriyor.
Rum yunan cephesi ya gerçekçi bir çizgiye kayacak ya da savrulmaya ve zemin kaybetmeye devam edecek. Yavaş yavaş ancak istikrarlı şekilde böyle bir sürece girdiğimiz söylenebilir.
