Londra'nın eski sokaklarından birinde, hiçbir haritada işaretlenmemiş bir bina vardır.

İlk bakışta onu diğer binalardan ayıran hiçbir şey yoktur.

Yine de önünden geçenler, açıklayamadıkları bir tuhaflık hissederler.

Turistler önünden geçer. Yerel halk yanından alışkanlıkla geçip gider. Kuryeler adresini bulamaz. Ama garip bir şekilde, ona ihtiyacı olanlar er ya da geç kapısına ulaşır.

Bina gösterişli değildir. Ne sütunları vardır ne de altın harfli tabelaları.

Kapının üzerindeki küçük pirinç levhada yalnızca şu yazmaktadır:

Kaybolan Şeyler Bakanlığı

Binanın o azametli kapısından adımınızı attığınız an, zamanın ve mekânın kurallarının tamamen altüst olduğunu hissedersiniz. Kaybolan şeyler o kadar can yakar ki ilk nefesinizde boğazınızda bir şeyler düğümlenir.

Bu kapıdan içeri giren insanlar, üzerlerine çöken bu tuhaf atmosferle genellikle yanlış yere geldiklerini düşünürler. Çünkü içeride kayıp telefonlar, unutulmuş şemsiyeler ya da gece yarısı yanlış otobüste bırakılmış tozlu çantalar aranmaz. Bakanlığın görevi çok daha kadim ve zor bir iştir; burada, insanların yaşarken fark etmeden ruhlarından düşürüp kaybettikleri şeyler saklanır: Merak, sessizlik, hayret etme yeteneği, masallara inanma cesareti ve bir başkasını gerçekten dinleyebilme becerisi…

Koridorlar boyunca uzanan sayısız arşiv odasında dünyanın dört bir yanından gelen dosyalar bulunur. Bazı bölümlerin rafları yıllardır boş kalmıştır. Bazıları ise her geçen gün biraz daha dolmaktadır. En yoğun bölümlerden birinin kapısında şu yazı asılıdır:

Merakını Kaybedenler Dairesi

Girişteki raf görevlisi bana şöyle diyor:

"Bu bölüm son yıllarda çok yoğun. Özellikle yetişkinlerden çok dosya geliyor."

Düşünüyorum. Evet, bu o.

Yetişkinlerin raflarda biriken dosyalarına bakarken günlük telaşın içinde meraka ne kadar yer bıraktığımızı düşünüyorum. Çocuklukta zirve yapan keşfetme arzusu, yetişkinlikte yerini genellikle rutine, bilgi doygunluğuna ve zihinsel yorgunluğa bırakıyor.

Raflarda duran dosyaları incelerken düşünmeden edemiyorum.

Çocuklar soru sormaktan yorulmuyor.

Peki yetişkinlere ne oluyor?

Ne zaman bilmek istemeyi bıraktık?

Halbuki merak, insanı sadece hayatta tutan değil, ona yaşadığını hissettiren en ilkel ve en asil dürtüdür.

Kapıdan çıkıyorum. Bir sonraki dairenin levhasını görünce merakım artıyor.

Sessizliğini Kaybedenler Arşivi

İçeride çıt çıkmıyor. Bu kez rafları tek başıma kurcalıyorum. Anlatacak kimse yok.

Dosyaların isimleri dikkatimi çekiyor:

Bir çocuğun yıldızları izlerken geçirdiği gece.

Birinin telefonsuz yürüdüğü son öğleden sonra.

Bir annenin pencere önünde çay içerken geçirdiği on dakika.

Raflar dosyalarla birlikte uzayıp gidiyor.

Sessizliğimizi kaybedip gürültüye mi alıştık biz? Ne zaman oldu bu hiç düşündük mü?

Sessiz sedasız çıkıyorum. Zihnime çivilenen soruların çengeli şimdiden canımı acıtmaya başladı bile. Sonunu göremediğim koridorun en mahsun kapılarından birinin önündeyim:

Masallara İnanma Servisi

Kapısında büyük puntolarla “Kapatılacaktır” yazıyor. Okuyunca gözlerim doluyor. Burnumun ucunda ise bir sızı…

Kapının önünde bekliyorum. İçeriden kimse çıkmıyor.

Camın arkasında, raflara sığmayıp üst üste yığılmış dosyalar görüyorum. Kapıdaki kapanış duyurusunun altında küçük bir not var:

Yıllardır geri alma başvurusu yapılmamıştır.

Masallar… yalnızca çocuklara anlatılan hikâyeler değildir.
Onlar, insanın kendini ve dünyayı anlama çabasının en eski kayıtlarıdır.

Masallara İnanma Servisi’nin kapısında uzun süre kalıyorum. İçeri girip girmemek arasında tereddüt ediyorum. Çünkü bazı kapılar yalnızca bir binaya değil, insana da açılır.

Camın ardındaki dosyalara yeniden bakıyorum.
Kaybettiklerimiz burada.
Ama onları geri istemek için kapıyı çalan yok.

Belki de onlara ihtiyaç duyduğumuzu unutmuştuk.

Belki de bu yüzden Kaybolan Şeyler Bakanlığı her geçen gün biraz daha büyüyor.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti