Hani derler ya, “ağzından çıkanı kulağı duymuyor” diye…
Bazı siyasi yetkililer de bugünlerde öylesine konuşuyor…
Kimisi, emeklileri kendi siyasi çıkarları uğruna “istismar” ettiğinin, kimisi de onları “oy deposu” olarak gördüğünü söyleyerek incittiğinin farkında bile değil…
“Biz şimdiye kadar bu garibanlardan oy aldık” lafı, henüz emekli değilim ama bana bile dokundu!...
Gariban demek ne demek?
İnsanlar bu sözü; sahipsiz, kimsesiz veya kendi kaderine terk edilenler için kullanmıyor mu?
Şu anda sayıları 16 milyonu bulan söz konusu “emekli” kitlesini aradan geçen 23 yıldan sonra hala “gariban” olarak tanımlamak ve bunu bir övgü olarak saymak nasıl bir akıl veya nasıl bir vicdan?
Emekli maaşları yetersiz mi, yetersiz…
Emeklilere, sürekli arttığı söylenen milli gelirden adaletli bir şekilde pay ayrılıyor mu, ayrılmıyor…
Yıllık enflasyonun resmi olarak yüzde 30.89 açıklandığı bir zamanda emeklilere yapılan yüzde 12’lik zam adil mi, adil değil…
Şimdi, bütün bu sorunları kendi ekseninde tartışmak varken, acaba konuyu niçin başka yerlere doğru çekip duruyorlar?...
Bakıyorsunuz siyasetin iktidar tarafı; her şeye rağmen “emekliler” yüzünden oy kaybetmeme derdine düşmüş… Tekrar onları maruz kaldıkları şartlara inandırma ve ikna etme çabasında…
Muhalefet tarafı da “emekliler” meselesine can simidi gibi sarılmış, buradan iktidar devşirme peşinde!...
Gördüğüm şu ki, emekliler üzerinden her iki kesimin yürüttüğü politika, “samimiyetsizlik” durağında buluşmuş…
Kimse, asıl umurunda olan şeyin ne olduğunu dürüstçe söylemiyor!...
Siyasetin dili de tam burada kirleniyor!...
Bir taraf “biz verdik, biz ezdirmedik” diyerek emekliyi kendine borçlu hissettirmeye çalışıyor; diğer taraf “biz gelince vereceğiz” diyerek bugünkü yoksulluğu bir propaganda malzemesine dönüştürüyor!...
Oysa emeklinin istediği ne bir lütuf ne de bir sadaka!... İstediği şey çok basit:
- İnsanca yaşamak.
- Pazara çıktığında fiyat etiketlerinden utanmamak..
- Torununa harçlık verirken kendi cebini düşünmemek.
- İlaç alırken “bu ay hangisinden vazgeçsem” hesabı yapmamak.
Emekli, oy deposu değildir. Emekli, siyasi bir koz değildir. Emekli, rakamlardan ibaret bir bütçe kalemi hiç değildir…
Bugün emekliye “gariban” diyen dil, yarın başka bir kesime de aynı kelimeyi reva görür. Çünkü sorun kelimelerde değil, zihniyettedir.
Ve bilinmelidir ki; bir ülkenin gerçek zenginliği, emeklilerinin kaç lira maaş aldığıyla değil, o maaşla nasıl bir hayat yaşayabildiğiyle ölçülür…
Gerisi, siyasetin gürültüsüdür!...
Bu yazıyı yazarken Eflatun’un meşhur mağara alegorisi aklıma geldi…
Bir mağaranın içinde, doğduklarından beri zincire vurulmuş insanlar vardır. Başlarını çeviremezler. Sadece duvara yansıyan gölgeleri görürler. O gölgeleri gerçek sanırlar.
Hayatın, hakikatin, dünyanın bundan ibaret olduğuna inanırlar…
Eflatun der ki:
- Gerçeği gören birini, tekrar mağaraya gönderirseniz; onu ya anlamazlar ya da taşlarlar.
Bugün emeklinin hakkını, onurunu, insanca yaşam talebini “samimiyetle” dile getirenlere yönelen tepki de tam olarak budur… Çünkü mağarada uzun süre kalanlar, karanlığa alışır. Zinciri, hayatın doğal bir parçası sanır.
Oysa mesele ne gölgeler ne de nutuklardır. Mesele, zincirin farkına varabilmektir. Mesele, mağaranın dışına çıkabilmektir...
Ve şunu unutmamak gerekir:
Bir toplum, emeklilerini mağarada tutarak aydınlanamaz. Işığı perdeleyerek, gerçeği örterek, gürültüyü çoğaltarak adalet kurulmaz.
Gerçek, eninde sonunda kendini dayatır. Güneş, geç de olsa mutlaka doğar…
Gerisi, yine söylüyorum, siyasetin gürültüsüdür.
