Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge hedefine katkı sağlamak üzere yola koyulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu görevini tamamladı.

Komisyon tarafından hazırlanan rapor yayınlandı. Raporda yer alan tespit ve tavsiyeler, haberlerde ayrıntılı şekilde anlatılıyor.

Rapordaki önemli tavsiyelerden bazıları; Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının eksiksiz uygulanması, eyleme katılmamış terör örgütü üyelerinin yargılanma süreci, örgütte şu veya bu şekilde yer almış olanların yeniden toplumsal hayata uyumlandırılması gibi başlıklar altında toplanıyor.

Bunun anlamı; bölücü teröre bulaşmış ve hapse girmiş kişilerin yargılanması ve cezalandırılması noktasında Türk Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen, ‘yargılananlar lehindeki’ bazı hüküm ve tavsiyelere uyulmasıdır.

İktidar kanadı, bu konuda daha önce tavizsiz bir duruş sergiliyordu. Şimdi ise, öncekinden çok farklı bir tutum sözkonusu.

DEVLET DUYGULARLA YÖNETİLMEZ

Buna ‘çelişki’ mi demeliyiz? Aslında olup bitenlere ‘zamanın ruhu’ demek daha doğru… Şartların değişmesi, hükümleri de değiştirmeyi gerektiriyor.

Umut Hakkı meselesi de farklı değil. Düne kadar ‘bebek katili’ olan bir terör elebaşı, zamanın ve şartların değişmesiyle, ‘kurucu önder’ sıfatıyla anılabiliyor.

Kimileri bunu da bir çelişki olarak görüyor. Bakış açılarına göre haklı olabilirler. Fakat ülkeler, insanlar gibi duygularla değil; ‘devlet aklıyla’ yönetilir.

Dünkü düşmanlar, yarın müttefik bile olabilir.

Rusya ile tarihte en az bir düzine büyük savaş yaşadık; lakin bugünkü tabloda ‘dost gibi’ hallerdeyizç.…

Anadolu’ya geldiğimizden bu yana altımızı oymaya çalışan İngiliz ve Fransızlarla, 1853-1856 Kırım Savaşı’nda, Rusya’ya karşı müttefik idik.

Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul’u, İzmir’i, Antalya’yı, Antep’i, Maraş’ı, Adana ve Mersin’i işgal edenlerle, bugün NATO şemsiyesi altında ‘müttefik ve dost’ rolleri kesiyoruz.

Devletler için mutlak dostluk veya mutlak düşmanlık olmadığı gibi, iç ve dış şartların değişmesi, ülke içindeki çekişme ve kavgaların yönünü de değiştirebilir.

SERT GERÇEKLE YÜZLEŞME

Türkiye, 1820’den bu yana, Batılı düşmanlar tarafından içimize sokulan bir ayrılıkçı fitneyle boğuşuyor. 1878’deki Türk-Rus Savaşı sonrasında yüzleşmeye başladığımız çok sert bir gerçektir bu fitne.

Önce Türk İmparatorluğu’nun Hıristiyan unsurları ayaklandırıldı. Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, böylece elimizden çıktı. Hatta Bosna-Hersek bile o hengâmede uçup gitti.

Ermeniler ve Rumlar kışkırtıldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yollarımızın ayrılması gerekti, Ermeni ve Rumlarla…

Araplar da böylece kışkırtıldı; İngiliz altınlarıyla iğfal edilen bir avuç kifayetsiz muhteris, Müslüman dünyayı kan ve gözyaşına boğma pahasına, ihanete öncülük etti. Bugün Ortadoğu’da kan ve gözyaşı dinmiyorsa, temelini ve sebebini biraz da burada aramak lazım.

Bu ülkenin Kürt etnisitesi de, Batı merkezli fitnenin iğfal hedefi oldu. İlk ihanet, 1840’ta ‘Bedirhan İsyanı’ olarak uç verdi.

1877-1878 Türk-Rus Savaşı sonunda devletimizin büyük zaafa düşmesi, fitneciler ile kuklacıların iştahını iyice kabarttı.

Sultan İkinci Abdülhamit Han, bölücü fitneyle mücadele için Hamidiye Alayları’nı kurmuştu.

Kurtuluş Savaşı sonrasındaki Şeyh Sait Ayaklanması ve Dersim İsyanı da aynı fitnenin çıbanbaşlarıydı.

TÜRK DEVLETİ GÜCÜNÜ TOPARLAYINCA…

Ve nihayet, 1970’lerin sonlarında, aynı zamanda NATO’da müttefikimiz olan Batılı emperyalistlerin her türlü desteğiyle, bugüne uzanan son fitnenin fitili ateşlendi.

Daha başlangıçtan itibaren düşman kışkırtmalı isyanlarla ve nihayet Türk Ordusu içine sızmış etki ajanlarının darbeleriyle sarsılan Türk Cumhuriyeti, Batıdaki ‘güçlü’ müttefiklerinin üretip palazlandırdığı darbeler ve fitnelerle baş etmekte çok zorlandı.

Nihayet son 20 küsur senedir yakaladığımız siyasî istikrar ile basiretli ve iradeli iktidar sayesinde, Türk Devleti gücünü yeniden toparladı.

Kendi mücadele stratejisini belirleyen, kendi savunma silahlarını üreten ve nihayet 15 Temmuz 2016’daki hain FETÖ darbe/işgal girişimi sonrasında içerideki hainleri paketleyen Türk Devleti, teröre ve onu besleyen iç ve dış odaklara karşı verdiği mücadeleyi kazandı.

Devletimiz, hem Türkiye içindeki ve hem de Irak, Suriye ve İran başta olmak üzere, çevre ülkelerdeki bölücü terör yapılanmalarını ‘sert güç’ kullanarak bertaraf edebilecek kuvvet ve iradeye sahiptir.

Peki o halde, neden tüm terörist unsurlar askerî ve istihbarî güç kullanılarak yok edilmiyor? Ve neden, terör elebaşı ve siyasî uzantılar da sürece dâhil edilmek suretiyle, suhuletle yol alınması tercih edildi?

Yüzyılların devlet tecrübesi, şayet terörün ‘toplumsal tabanı varsa’, mücadelenin sadece sert güç kullanılarak başarıya ulaştırılamadığını işaretliyor. Dağdaki teröristi imha etmek, devletimizin bugünkü gücü karşısında zor değil. Fakat öldürülen her teröristin, bu ülkenin bir kısmında yüreklere acı düşürdüğü biliniyor. Dahası, toplumsal tabanı olan ayrılıkçı teröre karşı verilen sert mücadele, aynı zamanda mikro milliyetçi damarları besliyor.

Cml Cargo Eurovizyon Banners Yatay Iceri

BAM TELİMİZE DOKUNSA DA…

Adına ne deniyorsa, PKK’nın siyasî uzantısı olan partilerin, bu ülkenin parlamentosuna hiç de azımsanamayacak sayıda milletvekili sokabildiği… Dahası, Anamuhalefet Partisi ile ittifak etmek suretiyle, pek çok şehir ve ilçedeki belediye başkanlığı seçimlerinde belirleyici hale geldiği, gözlerimizin önünde yaşanan bir vakıadır.

Şunu kabul etmemiz lazım: Türk Devleti, yeryüzündeki tüm Türk ve Müslüman düşmanlarının, coğrafyamızı çökertmek için etnik kimlikleri kaşıdığını çok iyi biliyor.

Devletimizin bildiği bir şey daha var: Etnik bölücülüğe karşı geçmişte silahla verilen mücadelenin, bugün daha ziyade akıl gücüyle ve stratejik sabırla verilmesi gerektiği…

Biraz daha açarsak; kolunu büküp, gücüne ram ettiğin fitnenin bitirilmesi için, toplumsal tabanını da ülkeyle kavgadan ve ayrılıkçı fikirlerden azade etmek gerekiyor.

Evet… Terörsüz Türkiye bağlamında ortaya konulan tavır, hoşgörü, anlayış birçoğumuzun bam teline dokunuyor. Terörün siyasî uzantılarıyla bir masa etrafında oturulmasını içimize sindirmekte zorlanıyoruz.

Dahası, sahada yenilmiş olan terörün sahnedeki siyasî uzantılarının, mağlubiyetlerini perdelemek için ortaya koyduğu sinir bozucu söylemlere muhatap oluyoruz. Zaman zaman haddini ziyadesiyle aşan o ağızlara katlanmak zorunda kalıyoruz.

Vatanseverlik, milliyetçilik, iman sahipliği gibi değerlerimiz; muhatap olduğumuz o büyük bölücü fitneyi bertaraf edebilmek ve ülke içindeki millî birlik ve beraberliği sağlayabilmek uğruna, gerektiğinde bağrımıza taş basarak sabır göstermeyi gerektiriyor.

Şunu da biliyoruz: Göstereceğimiz sabır ve metanet, yakın bir gelecekte meyvelerini verecek. Çok değil, belki bir 10 sene sonra dönüp geriye baktığımızda, bugün bize batan birçok şeyin aslında ne kadar da basit ve anlamsız olduğunu idrak edeceğiz.

Sözün kısası; biraz daha metanet ve stratejik sabra ihtiyacımız var.