Bilirsiniz; yurdum insanının şu kendine özgü adetlerinden biri de “kamyon arkası” yazılarıdır…
Başka bir ülkede göremeyeceğiniz bu yazılardan ilginizi çekecek olan birkaç tanesini sıralayayım:
- Hız yaptım, ömrümden düştü.
- Dürüstlük pahalıdır, müşterisi az olur.
- Adaletin kantarı bozuksa, hep fakirin yükü ağır gelir.
- Mazlumun ahı, rampada yetişir.
- Vicdan yoksa, fren de tutmaz.
- Güç sende olabilir ama hak sende değil!
- Mal dünyada kalır, vebali üzerinde!
- Mazlumun duası turbo gibidir.
- Bu dünya park yeri değil, mola yeri.
Sonuncusuna Trabzon-Rize karayolunda rastladım. Şöyle yazdırmış üstat:
- Bize bir gençlik daha lazım. İlkini ziyan ettik…
Ömür eğer bir hazineyse, onun en değerli kısmı gençliktir… Fakat bizim toplum olarak benimsemiş olduğumuz yaşam tarzı genelde “gençliği harcama” üzerine bina edilmiştir…
Herkes birbirine bakarak, “kopyala-yapıştır” misali bu anlayışı sürdürmekte…
Gençliğin kıymeti, çoğu zaman ancak elden çıkıp gittikten sonra fark ediliyor. En verimli yıllar; ertelemelerle, başkalarının beklentilerini karşılamakla, “şimdilik idare edelim” demekle tüketiliyor.
Hayaller, güvenli ama ruhsuz tercihlere feda ediliyor… Kabiliyetler keşfedilmeden köreliyor…
Sonra yıllar geçiyor ve geriye dönüp bakıldığında; “keşkelerle” dolu bir muhasebeyle baş başa kalındığı görülüyor…
Oysa gençlik, sadece biyolojik bir dönem değil; cesaretin, arayışın ve inşa etme iradesinin en güçlü olduğu zaman dilimidir...
Fakat biz gençlerimize, soru sormayı değil susmayı; üretmeyi değil tüketmeyi; risk almayı değil ezberleri öğretmeyi marifet sayıyoruz. Yanlış yapma korkusunu o kadar büyütüyoruz ki, doğruyu arama cesaretini baştan törpülüyoruz!...
Bir diğer sorun da rol modeller meselesi… Gençler, emekle yükselen insanları değil; kısa yoldan parlayan, gürültüsü çok ama derinliği az figürleri örnek almak zorunda kalıyor.
Başarı, alın teriyle değil; görünürlükle ölçülür hale gelince, sabır değersizleşiyor, sebat anlamsızlaşıyor. Böyle bir iklimde gençlik, kendini geliştirmek yerine kendini pazarlamaya yöneliyor.
“Bize bir gençlik daha lazım” derken, aslında bir zihniyet değişimine duyulan ihtiyaç itiraf ediliyor!...
Gençliği “tüketilecek bir dönem” olarak değil, “yatırım yapılacak bir imkân” olarak görmek zorundayız…
Eğitimden aile yapısına, medyadan çalışma hayatına kadar her alanda, genç insanı merkeze koyan ve onu ciddiye alan bir yaklaşım inşa edilmeden bu kayıp telafi edilemez.
Belki de asıl soru şu:
Gençliğini ziyan ettiğini düşünenler olarak biz, bugünün gençlerine ne bırakıyoruz? Aynı hataları süsleyip süsleyip önlerine mi koyuyoruz, yoksa kendi yaşadıklarımızdan ders çıkarıp onlara yeni bir yol mu açıyoruz?
Cevabı kolay olmayan bir soru bu… Çünkü yüzleşmeyi gerektiriyor. Kendi konforumuzdan, alışkanlıklarımızdan ve kutsallaştırdığımız “böyle gelmiş, böyle gider” kalıplarından vazgeçmeyi şart koşuyor.
Çoğu zaman gençlere nasihat etmeyi tercih ediyoruz; ama örnek olmayı ihmal ediyoruz. Onlara sabırdan bahsederken tahammülsüzlük sergiliyor, emekten söz ederken kestirme yolları meşrulaştırıyoruz. “Çok çalış” diyoruz ama çalışanın kıymet gördüğü bir düzen kurmuyoruz. Böyle olunca sözle verilen öğüt, hayatın içindeki çelişkilerde boğulup gidiyor…
Gençlerin en büyük açlığı para değil; anlam… Kendilerini değerli hissettikleri, katkı sunduklarını gördükleri, seslerinin gerçekten duyulduğu bir hayatı arıyorlar. Fakat biz onlara çoğu zaman hazır reçeteler sunuyoruz: “Şu bölümü oku, şu sınavı kazan, şuraya kapağı at…” Oysa hiçbir reçete, insanın kendi yolunu bulmasının yerini tutamaz…
Bir de sürekli acele ettiriyoruz… Gençliğe yakışan deneme-yanılma süresini tanımıyor, daha baştan “kaybetme lüksü”nü ellerinden alıyoruz. Halbuki hata yapmaktan korkan bir gençlik, yenilik üretemez; risk alamayan bir kuşak, yarın inşa edemez. Güvenli limanlar kalabalıklaştıkça, açık denizler ıssızlaşır…
Belki de önce şunu kabullenmeliyiz: Bugünün gençleri bizim kopyamız olmak zorunda değil. Onların dünyası, bizim büyüdüğümüz dünyadan çok daha karmaşık, çok daha hızlı ve çok daha acımasız…
Bu yüzden onları yargılamak yerine anlamaya; şekillendirmek yerine desteklemeye; bastırmak yerine güçlendirmeye ihtiyacımız var.
“Bize bir gençlik daha lazım” cümlesi, aslında geç kalmış bir pişmanlığın ifadesi kadar, hâlâ elimizde bir imkân olduğunu da fısıldamıyor mu?
Kendi gençliğimizi geri getiremeyiz belki ama; başkalarının gençliğini heba etmeyecek bir iklim kurabiliriz. Bu da büyük laflarla değil; adaletli bir düzenle, liyakati esas alan bir sistemle ve samimiyetle başlar…
Kamyonun arkasına yazılan o cümle, önemli bir vicdan muhasebesidir. Yolda giden herkese şunu hatırlatır:
Gençlik bir daha gelmez; ama onu koruyacak irade her zaman mümkündür.
Mesele, direksiyon başında kimin olduğu ve hangi yöne gittiğimizdir…
