Bizim memlekette tasarruf tedbirleri her zaman tek taraflı çalışır...
Muvazzaflar; hangi devir olursa olsun, böyle bir karar alındığında hemen vatandaşın boğazını sıkar… Gözlerini sıradan halkın elindeki üç beş kuruşa diker… Fakat ne hikmetse bu efendiler, şu büyük makam odalarının kapısından asla içeri girmezler!...
Sırtı kalın ağalara ve beylere bir türlü yaklaşmazlar…
Aylardır bir "mali disiplin" lafıdır, aldı başını gidiyor...
Enflasyonun sebebi belliymiş: Vatandaş çok harcıyormuş, kamu disiplinsizmiş...
Bir taraftan emekli ve memur maaşlarını kısıp, asgari ücrete ayar vererek; bir taraftan vergileri yükseltip bu yolla harcamaları azaltmaya çalışarak; bir taraftan da kamu harcamalarında bir disiplin sağlayarak güya enflasyon düşecek…
O yüzden haydi vatandaş, biraz daha sık kemerleri!... Sonunda yoncalar bitecek ve güzel günler gelecek!...
Eyvallah, eyvallah da... Kemerde delik kalmayınca ne yapsın bu vatandaş!...
Bakıyorsunuz, 3 bin nüfuslu küçücük bir ilçe… Nüfusu kadar borcu var, icralık olmamış tek bir çöp kutusu kalmamış… Ama ne hikmetse şenlikler, festivaller, konserler gırla gidiyor!...
Ünlü sanatçılar getiriliyor, havai fişekler patlatılıyor, dünyalar harcanıyor. Sanırsın ilçe değil, Monaco Prensliği!...
Peki, hakkınca hesap soran var mı? Yok... Devlet işine gelene şahin, işine gelmeyene serçe…
Hani bizim yerli ve milli gururumuz TOGG vardı? Hani bütün makam araçları millileşecekti? Dönün bir bakın sokağa, resmi kurumların önlerine... Alman harikası lüks sedanlar, milyonluk cipler yan yana dizilmiş…
Hani nerde TOGG?...
Bizim bürokratın bel fıtığına yerli araba iyi gelmiyor herhalde... Sorarsan, hepsi "hizmetin gereği", hepsi "güvenlik zafiyeti” olmasın diye!...
Burnundan kıl aldırmayan zat-ı muhteremler, o lüks araçların gerçekten bir ihtiyaç olduğuna bizi inandırmak için kırk dereden su getiriyor…
Bu yaşadığımız tabloyu anlamak için öyle derin iktisat bilmeye gerek yok…
Ama gelin meseleyi bir de akademik olarak koyalım ortaya:
Ekonomi literatüründe buna "fasit daire" ya da daha açık bir ifadeyle "kötü yönetişim ve ahlaki tehlike (Moral Hazard)" denir…
Kamu yönetiminde ahlaki tehlike; kararı alanların, o kararın faturasını ödemediği durumlarda ortaya çıkar…
Yani faturayı halk ödeyecekse, bürokrat en pahalı arabaya binmekten, belediye başkanı 3 bin kişilik ilçede festival yapmaktan çekinmez…
Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi’nde ne diyordu? "Yasalara hürmet edilmesini istiyorsanız, önce yasaları koyanlar o yasalara uymalıdır."
Bizde ise durum tam tersi… Yoksul kesimin sırtına her gün yeni bir vergi, yeni bir ceza yükleniyor...
Uygulanan ekonomik program ne hikmetse fakiri daha da fakir, zengini daha da zengin yapıyor. Kim ne derse desin, sonuç ortada…
Hal böyleyken; tenceresinde kaynatacak et bulamayan insanlara karşı, bulguru kuru olanların bu çeşit israfları "elzem bir ihtiyaç" diyerek savunması insana ayrı bir ıstırap veriyor.
Ünlü iktisatçı Adam Smith, Milletlerin Zenginliği adlı eserinde açıkça uyarmıştı: "Büyük uluslar hiçbir zaman özel kişilerin savurganlığı yüzünden değil, kamu yönetiminin savurganlığı ve kötü yönetimi yüzünden yoksullaşır."
İşte yaşadığımız tam olarak bu çelişkidir. Bir yanda salatayı bile taneyle alan, pazarda çürük meyve toplayan emekli; diğer yanda tasarruf genelgesi yayımlandığı gün kendi makamını, kendi kurumunu bunlardan istisna tutmaya çalışan zihniyet...
Son beş yıldır bu anlamda adeta halkın gözüne sokularak yapılan lüzumsuz kamu harcamalarından gına geldi…
Taşıtın yerlisi dururken yabancısını almak… Üç kişilik yerde beş kişi istihdam etmek… Gereksiz bina tefrişatları, elzem olmayan ihaleler, kiralamalar, kamulaştırmalar… Kırsal kalkınma ve köylere hizmet götürme konuları gibi yerinde kullanılmayan kaynaklar… Temsil, tanıtım ve tören giderleri… Görevle ilgisi bulunmayan ağırlama, yeme-içme ve konaklama harcamaları…
Bir tarafta, yaptığı perakende satışta fiş kesmedi diye küçük esnafın tepesine bineceksin… Ama diğer tarafta deveyi hamuduyla götürenlere dokunmayacaksın!... Kamuya yaptığı işler sayesinde bir anda köşeyi dönenleri görmezden geleceksin!...
Filozof Seneca’nın dediği gibi: "Tasarruf, yoksulluk başladığında değil, henüz bolluk varken yapılır." Maalesef biz, bollukta savurdukça savuruyoruz… Yoksulluk geldiğinde ise tasarrufu sadece yoksuldan bekliyoruz!...
Ekonomik krizin bütün yükünü dar gelirlinin sırtına vuruyoruz…
Ben bir vali olsam; kamu harcamalarını denetlemek için Sayıştay görevlilerini beklemem… Çıkarım, her gün bir kurumu didik didik denetlerim… Hangi harcama doğru, hangi harcama yanlış tek tek hesap sorarım…
Geçmişte devletin kırık iğneye bile ihtiyaç duyduğu günler oldu…
Öyle dönemler yaşadık ki; devlet dairesinde kâğıt israf edilmesin diye bir kâğıdın iki yüzü de kullanılır, memur cebinden kalem alır, makam odasında gereksiz bir ampul yanmasın diye ışık kapatılırdı…
Çünkü o zamanlar devlet malının, milletin malı olduğu bilinirdi.
Şimdi ise tasarruf denilince akla sadece vatandaşın cebi geliyor!...
Emeklinin sofrası küçülüyor, asgari ücretlinin umudu erteleniyor, esnafın vergi yükü artırılıyor…
Ama bazı makamların konforundan, bazı kurumların şatafatından, bazı yöneticilerin “temsil ve ağırlama” alışkanlıklarından söz edilince ortalık birden sessizleşiyor…
İşte insanın canını yakan da bu…
Temsilde adalet diye bir ilke var ya hani… Aynı şekilde tasarrufun da bir “adaleti” olmalı!...
Bunu sağlayamadığımız takdirde yaşadığımız ekonomik kriz zamanla güven krizine dönüşür…
Güven krizinin de nelere yol açacağını hepimiz biliyoruz; çünkü defalarca tecrübe ettik…
Sözlerimi şöyle özetliyorum:
Devletin malı deniz değildir… Devletin malı milletin alın teridir!...
Şayet; “mali disiplin” kelimesini ekonomik bir terim olmaktan çıkarıp, ahlaki bir davranışa dönüştüremezsek işimiz gerçekten zor!...
