35 yıllık tecrübeye sahip bir eğitimciyim…

İlkokuldan ortaokula ve liseden üniversiteye kadar her kademede yıllarca görev yaptım…

Diğer meslektaşlarım da aynı kanaatte mi bilmiyorum; insanlara bir şeyin önemini kabul ettirme konusunda bugünkü kadar zorlandığımı hiç hatırlamıyorum…

Hatta mesele, çok basit ve çok görünür bir hakikat olsa bile!...

Sanırım sebebi şu:

Geçmişte bir öğretmenin veya bir hocanın sözünün üstüne söz söyleyen olmazdı…

Böyle bir davranış “ukalalık” sayılırdı…

Ortamda haricen kim bulunuyorsa, onlar da hep bizi tasdik ederdi…

Fakat artık devir değişti!...

Öğretmenlerin, hocaların çok büyük bir rakibi var şimdi!...

Google”…

Son muhatabımın deyimiyle, “Gugıl” adındaki bu kişiyle rekabet etmemiz öyle kolay değil!...

Çünkü paşamızın bilmediği bir şey yok!...

Maşallah “allame…”

Üstelik yediden yetmişe ve 7/24 herkesin cebinde…

Saniye geçmeden aradığınız bütün cevapları önünüze koyuyor!...

Ona bir de yapay zekâ eklediler ki sormayın... Zorluk falan ne kelime!...

Sen de kim oluyorsun artık hoca?!...

Gugıl” efendi her alanda otorite… Her alanda yetkin…

Dinini, tarihini soruyorsun, eksiksiz hepsini öğreniyorsun!...

Bir filozof şöyle diyor:

· Bilge insanlar konuşurlar… Çünkü söyleyecekleri bir şeyleri vardır…

· Aptal insanlar konuşurlar… Çünkü bir şeyler söylemek zorundadırlar…

İnsanın zekası “gugıl” zekasına benzemez… Ne kadar konuştuğunda değil, ne zaman susacağını bildiğinde ortaya çıkar!...

Bilgi sahibi olan insanlar sözlerinin değerini bilir… Bu yüzden her düşüncesini her yerde ortaya dökme ihtiyacı duymaz!...

Oysa bazıları sessizliği yetersizlik sanır… Konuşmaya katkı sağlamak için değil, varlıklarını hissettirmek için konuşurlar…

Dolu zihinler anlaşılmanın derdindeyken; o boş zihinler, içi boş laflarla dikkat çekmeye çalışırlar…

Alfred Adler, bu tür bir gösteriş merakını, “patolojik düzeydeki aşağılık kompleksinin en tipik belirtisi” olarak tanımlıyor…

Çünkü gerçekten değerli olan şeyler sürekli kanıtlanma ihtiyacı duymaz…

İnsanlar çoğu zaman sahip olduklarını değil, eksikliğini hissettikleri şeyleri sergiler…

Bu yüzden bazıları zenginliğini, bazıları bilgisini, bazıları da gücünü göstermeye çalışır!...

Gösteriş bir özgüven göstergesi olamaz… Çevresine karşı bir onaylanma ihtiyacı dilidir…

Çünkü kendinden emin olan insan, dikkat çekmeye değil, değer üretmeye odaklanır…

Zaman o hale geldi ki; insanlar bir ürünü ihtiyaç olup olmadığına bakmadan başkalarına statü kasmak için tüketiyor!...

Bu gösterişçi tüketim, yavaş yavaş bireysel bir tercih olmaktan çıkıp, toplumsal baskıya doğru evriliyor…

Pazardan ihtiyaçlarımızı değil, çevrenin beklentilerini satın almaya başladık… Yaşadığımız hayat kendi hayatımız olmaktan çıktı…

Ölçün bakalım; bugün yaptığımız harcamaların kaçı gerçekten ihtiyaç; kaçı ise “insanlar ne der” endişesinin ürünüdür?

Çağımızda zenginlik yalnızca sahip olunan şeylerle değil, o zenginliğin başkalarına sergilenmesiyle anlam kazanır oldu... Bu yüzden lüks tüketim, ihtiyaçtan çok toplumsal prestij arayışının bir sonucudur.

Sosyal medyadaki beğenilerin, markaların ve vitrin hâline gelen hayatların analizlerini doğru bir şekilde yapmak lazım…

Gugıl” efendi, giderek her konuda toplum liderliğine soyunuyor…

Kendisinin dışında toplumu yönlendirecek başka bir güç istemiyor!...

Bu açıdan hocalık da galiba yapay zekaya ilk kurban edilecek mesleklerden biri olacak!...

Tarih tekerrürden ibarettir derler…

Osmanlı Devleti’nin kırılma döneminde de toplum benzer şekilde kontrolden çıkmıştı…

Gerçek hocalığın, bilgeliğin para etmediği yıllar…

O günlerin ressamı Osman Hamdi Bey’in meşhur “Kaplumbağa Terbiyecisi” tablosunu bilirsiniz…

Eğiticisinin bütün uğraşlarına ve bütün uyarılarına rağmen dönüp bakma zahmetine bile katlanmayan kaplumbağalar kim sanıyorsunuz?

Tabi ki, o zamanın hakikatinden iyice uzaklaşmış ve bütün uyarılara kulağını tıkamış olan Osmanlı toplumu…

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti