İngiltere hesapçı, Fransa kararsız, Almanya risk altında:
Avrupa hangi yöne savrulacak?
Avrupa’nın geleceğini anlamaya çalışırken artık yalnızca Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısına, Brüksel’den yapılan açıklamalara veya liderlerin zirve toplantılarında verdikleri aile fotoğraflarına bakmak yeterli değil. Çünkü görüntüde birlik içerisinde hareket eden Avrupa’nın perde arkasında, ülkelerin kendi millî çıkarlarını önceleyen çok farklı hesapları bulunuyor. Özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya’nın izlediği politikalar dikkatle incelendiğinde Avrupa’nın ortak gelecek tasavvurundan giderek uzaklaştığı görülüyor.
Brexit’in üzerinden geçen yıllar, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararının sadece ekonomik sonuçları üzerinden değerlendirilmesinin eksik olduğunu gösterdi. Londra, Brexit ile bazı ekonomik avantajlarını kaybetmiş olabilir. Ancak İngiltere aynı zamanda Avrupa Birliği’nin ağır işleyen karar mekanizmalarından, uzun müzakere süreçlerinden ve 27 ülkenin farklı beklentilerini uzlaştırma zorunluluğundan da kurtuldu.
Bugün İngiltere, Avrupa’nın dışında ama Avrupa’nın hemen yanı başında duran; gerektiğinde Avrupa’nın meselelerine müdahil olan, gerektiğinde ise mesafesini koruyan daha hareketli bir aktör konumundadır.
İngiltere kendi oyununu oynuyor
İngiliz siyasetinin tarihsel karakterini bilenler açısından bunda şaşılacak fazla bir şey yoktur. İngiltere’nin Avrupa politikası yüzyıllardır kıta Avrupası’nda tek bir gücün mutlak hâkimiyet kurmasını engelleme anlayışına dayanır. Londra, Avrupa’nın tamamen dışında kalmaz; ancak kendisini Avrupa’nın kaderine de bütünüyle teslim etmez.
Brexit sonrasında bu tarihsel refleks yeniden görünür hâle gelmiştir.
İngiltere bugün AB üyesi olmadığı için Brüksel’in bütün yükünü taşımak zorunda değildir. Buna karşılık NATO üyesidir, nükleer güçtür, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesidir ve ABD ile son derece özel stratejik ilişkilere sahiptir. Commonwealth üzerinden dünyanın farklı bölgelerine ulaşabilen diplomatik bir ağa da sahiptir.
Dolayısıyla Londra’nın önünde Brüksel’e kıyasla çok daha geniş bir hareket alanı bulunmaktadır.
Belki İngiltere için “sinsi” kelimesi diplomatik açıdan sert bulunabilir. Fakat İngiliz siyasetinin son derece hesapçı, sabırlı ve gerektiğinde başkalarının krizlerinden kendi stratejik pozisyonunu güçlendirecek sonuçlar çıkarmakta mahir olduğu inkâr edilemez.
Avrupa’nın geleceği açısından sorulması gereken soru şudur:
İngiltere Avrupa’nın güvenliği için mi hareket ediyor, yoksa Avrupa’daki güç dengelerini kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye mi çalışıyor?
Muhtemelen ikisi de.
Fransa: İngiltere’ye yakın, Almanya ile beraber
Fransa’nın pozisyonu ise çok daha karmaşıktır.
Paris bir taraftan Almanya ile birlikte Avrupa Birliği’nin siyasi motoru görüntüsünü vermektedir. Fransız-Alman ortaklığı olmadan AB’nin önemli kararlarının alınmasının zor olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak Fransa diğer taraftan askerî ve stratejik meselelerde İngiltere’ye Almanya’dan daha yakın bir kapasiteye ve düşünce geleneğine sahiptir.
Fransa da İngiltere gibi nükleer güçtür. BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesidir. Afrika’dan Akdeniz’e, Orta Doğu’dan Hint-Pasifik bölgesine uzanan tarihsel çıkar alanları bulunmaktadır.
Bu nedenle Paris’in önünde sürekli bir tercih problemi vardır:
İngiltere ile yakın, Almanya ile beraber olmak.
Fransa’nın Avrupa politikasındaki kararsızlık görüntüsünün önemli nedenlerinden biri de budur. Almanya’nın ekonomik gücüne ihtiyaç duyan Fransa, stratejik ve askerî meselelerde Londra’nın reflekslerini de görmezden gelemez.
Paris Avrupa’nın lideri olmak istemektedir; fakat bunun ekonomik maliyetini tek başına üstlenebilecek durumda değildir.
Rusya riskinin faturası Almanya’ya mı çıkıyor?
Asıl dikkat edilmesi gereken ülke ise Almanya’dır.
Ukrayna savaşı sonrasında ortaya çıkan Avrupa güvenlik mimarisine bakıldığında Rusya’dan kaynaklanan risklerin ekonomik, siyasi ve askerî maliyetlerinin önemli bir bölümünün Almanya’nın üzerine doğru yöneldiği görülmektedir.
Bunun nedenleri açıktır.
Almanya Avrupa’nın en büyük ekonomisidir. Avrupa sanayisinin merkezidir. Coğrafi olarak Doğu Avrupa’ya İngiltere ve Fransa’dan daha yakındır. Polonya, Baltık ülkeleri ve Orta Avrupa’nın güvenliği Almanya’nın stratejik çevresiyle doğrudan bağlantılıdır.
Üstelik Almanya yıllarca Rusya’dan gelen ucuz enerji üzerine kurduğu sanayi modelinden çok ciddi ölçüde faydalandı. Ukrayna savaşıyla birlikte bu model sarsıldı.
Enerji maliyetleri, savunma harcamaları, Ukrayna’ya verilen destek, NATO yükümlülükleri ve Avrupa’nın doğu kanadının güvenliği aynı anda Berlin’in önüne gelmiş durumda.
İngiltere Manş Denizi’nin arkasındadır.
Fransa Avrupa’nın batısında ve nükleer caydırıcılığa sahiptir.
Almanya ise Avrupa’nın tam ortasındadır.
İşte risk burada başlamaktadır.
Avrupa’da güven sorunu büyüyor
Avrupa’nın temel problemi sadece Rusya değildir. Daha büyük sorun Avrupa ülkelerinin birbirlerinin gerçek niyetlerinden ne kadar emin olduklarıdır.
İttifaklar vardır, ortak bildiriler vardır, NATO vardır, Avrupa Birliği vardır. Ancak bütün bunların arkasında millî çıkarlar yaşamaya devam etmektedir.
Bir kriz anında İngiltere ne kadar ileri gider?
Fransa Almanya’nın yanında nereye kadar durur?
Almanya ekonomik çıkarları ile güvenlik politikaları arasında nasıl bir tercih yapar?
ABD Avrupa’nın güvenliği için hangi maliyeti ne kadar süre üstlenir?
Bu soruların cevapları sanıldığı kadar açık değildir.
Müttefiklerin dahi bütün stratejik hesaplarını birbirlerine açmadığı bir uluslararası sistemde Avrupa’nın onlarca küçük ve orta ölçekli ülkesinin gelecekte hangi yöne savrulacağını tahmin etmek daha da güçleşmektedir.
Baltık ülkeleri güvenliklerini ABD ve NATO’da ararken, Polonya kendi askerî kapasitesini hızla büyütmektedir. Güney Avrupa ülkelerinin öncelikleri ise Rusya’dan ziyade Akdeniz, göç ve ekonomik istikrardır. Balkan ülkeleri başka sorunlarla mücadele etmektedir.
Dolayısıyla “Avrupa’nın ortak çıkarı” dediğimiz kavram giderek daha fazla sorgulanmaya muhtaçtır.
Büyük ülkeler hesap yaparken küçükler ne olacak?
Avrupa Birliği’nin en büyük açmazlarından biri burada ortaya çıkmaktadır.
27 ülkenin aynı tehdit algısına, aynı ekonomik çıkarlara ve aynı dış politika hedeflerine sahip olduğunu varsaymak mümkün değildir. Estonya’nın Rusya algısıyla Portekiz’in Rusya algısı aynı değildir. Polonya’nın güvenlik öncelikleriyle İspanya’nın öncelikleri birbirinden farklıdır.
Büyük devletler kendi stratejik hesaplarını yaparken küçük ülkeler çoğu zaman ortaya çıkan güç merkezlerinden birine yaklaşmak zorunda kalacaktır.
Bu durumda geleceğin Avrupa’sında Brüksel’in merkezî ağırlığından ziyade farklı blokların ortaya çıkması ihtimali küçümsenmemelidir.
Bir tarafta İngiltere ile yakın çalışan Atlantikçi ülkeler, diğer tarafta Fransız-Alman eksenini korumaya çalışan devletler, doğuda güvenliğini öncelikle ABD üzerinden garanti altına almak isteyen ülkeler ve güneyde ekonomik meseleleri önceleyen başka bir Avrupa…
Böyle bir tablo artık tamamen hayal değildir.
Avrupa’nın pusulası nerede?
Önümüzdeki yıllarda Avrupa’nın asıl problemi para veya teknoloji eksikliği olmayabilir. Avrupa’nın en büyük problemi stratejik güven eksikliği olabilir.
İngiltere Brexit sonrasında daha serbest, daha hesapçı ve daha çevik hareket ediyor.
Fransa, İngiltere ile stratejik yakınlığını korurken Almanya ile Avrupa’yı yönetmeye çalışıyor.
Almanya ise ekonomik gücüne rağmen Rusya kaynaklı güvenlik risklerinin ve Avrupa’nın artan mali yükünün merkezinde bulunuyor.
Bunun altında ise onlarca küçük Avrupa ülkesi kendilerine güvenli bir gelecek arıyor.
Ortaya çıkan manzara düşündürücüdür:
İngiltere hesap yapıyor. Fransa bekliyor. Almanya yük taşıyor. Küçük ülkeler ise yön arıyor.
Avrupa’nın geleceği açısından tehlike tam da buradadır. Çünkü ittifakların gücü sadece anlaşmalarla değil, üyelerinin birbirlerine duyduğu güvenle ölçülür.
Eğer Avrupa kendi içerisinde ortak bir tehdit algısı, ortak bir stratejik hedef ve en önemlisi adil bir risk paylaşımı oluşturamazsa gelecekte asıl tartışma Avrupa’nın ne kadar güçlü olduğu değil, Avrupa ülkelerinin kriz anında birbirlerine ne kadar güvenebileceği olacaktır.
Belki de “Avrupa İçin Gelecek Tasavvurları” tartışmasının üçüncü aşamasında sorulması gereken en önemli soru budur:
Herkesin kendi hesabını yaptığı bir Avrupa’da, Avrupa’nın ortak hesabını kim yapacak?
