Sayın Veyis Bey’in Avrupa’daki Türk diasporasının kimlik inşasına ilişkin kaleme aldığı yazıları uzun zamandır ilgiyle takip ediyorum. Özellikle "Avrupa Türkleri kavramı güncelleştirilmelidir" başlıklı değerlendirmesi, uzun yıllardır yeterince tartışılmayan önemli bir kavramsal meseleyi yeniden akademik ve entelektüel gündeme taşımıştır. Bu tartışmaların, Avrupa’daki Türk toplumunun geçmişini, bugününü ve geleceğini anlamlandırma bakımından önemli katkılar sağlayacağı kanaatindeyim. Bu nedenle ben de söz konusu tartışmalara katkı sunma amacıyla görüşlerimi paylaşmayı gerekli gördüm.
Özellikle son dönemde önerilen "Töreliler" ve "İl Tutma" kavramlarının Avrupa'da yaşayan Türklerin tarihsel, kültürel ve sosyolojik gerçekliği içerisinde nasıl anlamlandırılabileceği üzerinde düşünmek gerektiğine inanıyorum. Kavram üretimi, her toplumun kimlik inşa süreçlerinde önemli bir işleve sahiptir. Bununla birlikte, ortaya atılan yeni kavramların yalnızca tarihsel göndermelerle değil; sosyoloji, diaspora çalışmaları, kültürel antropoloji ve siyaset bilimi perspektiflerinden de temellendirilmesi gerekmektedir.
Bu çerçevede, Türklük üzerine çalışan bazı araştırmacılar tarafından dile getirilen "Siz Avrupa Birleşik Türk Halkları Devleti mi kuracaksınız?" şeklindeki sorunun ise tartışmayı kavramsal düzlemden uzaklaştırarak farklı bir zemine taşıdığı kanaatindeyim. Oysa burada esas mesele siyasal bir proje üretmek değil; Avrupa'da yaklaşık altmış yılı geride bırakan Türk diasporasının kendisini tanımlayabilecek yeni kavramsal çerçeveleri bilimsel zeminde tartışabilmektir. Bu nedenle konunun polemiklerden uzak, disiplinler arası bir yaklaşımla ele alınmasının daha sağlıklı sonuçlar doğuracağı düşüncesindeyim.
Tarihsel açıdan değerlendirildiğinde Avrupa’daki Türk varlığı yalnızca 1960’lı yıllarda Türkiye’den başlayan iş gücü göçüyle sınırlı değildir. Kumanlar, Uzlar ve İdil Bulgarları gibi tarihî Türk toplulukları Avrupa coğrafyasında yüzyıllar boyunca varlık göstermiştir. Bununla birlikte günümüz Avrupa toplumlarının kolektif hafızasında "Türk" kimliği büyük ölçüde Türkiye’den gelen Müslüman göçmenlerle özdeşleştirilmektedir. Müslüman olmayan tarihî Türk toplulukları ise çoğu zaman bu algının dışında kalmaktadır.
1960’lı yıllarda Batı Avrupa’ya gelen işçiler uzun yıllar boyunca "Türk" kimliğinden ziyade "yabancı işçi" (Gastarbeiter) olarak tanımlanmış ve bu kitlenin geçici olduğu varsayılmıştır. Ancak 1980’li yıllardan itibaren aile birleşimleri, kalıcı yerleşim ve yeni kuşakların doğmasıyla birlikte bu toplulukların Avrupa toplumlarının kalıcı bir parçası olduğu kabul edilmeye başlanmıştır. Böylece Avrupa Türkleri, yalnızca ekonomik göçmenlerden oluşan bir topluluk olmaktan çıkarak kendi kurumlarını, sivil toplum yapılarını ve kültürel alanlarını oluşturan kalıcı bir diaspora niteliği kazanmıştır.
Bu çerçevede önerilen "Töreliler" kavramı dikkat çekici olmakla birlikte, henüz sosyolojik ve tarihsel zemini yeterince olgunlaşmış bir kimlik tanımlaması olarak değerlendirilemez. Avrupa’daki Türk diasporası; hukuki statü, siyasal temsil, kültürel haklar ve asimilasyon karşısındaki konumunu tam anlamıyla kurumsallaştıramadan kendi toplumsal töresinin hangi yönde evrileceğini öngörmek güç görünmektedir. Bu nedenle "Töreliler" kavramının yaygın kabul görebilmesi için öncelikle tarihsel arka planının, sosyolojik karşılığının ve kültürel referanslarının ayrıntılı biçimde ortaya konulması gerekmektedir.
Benzer şekilde "İl Tutma" kavramı da güçlü tarihsel çağrışımlara sahip olmakla birlikte Avrupa’daki Türklerin mevcut toplumsal gerçekliğiyle ilişkilendirildiğinde henüz somut bir içerik kazanmış değildir. Dört nesildir Avrupa’da yaşayan Türk topluluklarının temel öncelikleri büyük ölçüde ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda şekillenmektedir. Dolayısıyla "İl Tutma" metaforunun güçlü bir kuramsal çerçeveye dönüşebilmesi için Avrupa Türklerinin siyasal, hukuki ve kültürel varlığını açıklayan kapsamlı bir içerikle desteklenmesi gerekmektedir.
Öte yandan Avrupa’da doğmuş, kendisini hem Avrupalı hem de Türk olarak tanımlayan, Türkçeyi farklı düzeylerde konuşabilen bireylerin tamamını doğrudan "Töreliler" kavramı içerisinde değerlendirmek de erken bir yaklaşım olarak görülebilir. Bununla birlikte özellikle Müslüman-Türk kimliğini benimseyen toplulukların zaman içerisinde bu tür yeni kimlik tanımlamalarını benimseyerek yaşadıkları ülkelerde kültürel hak taleplerini bu kavramsal çerçeve üzerinden dile getirmeleri mümkündür. Ancak böyle bir sürecin gerçekleşebilmesi, Avrupa Birliği'nin kültürel çoğulculuk anlayışı ve hukuki normlarıyla uyumlu bir zeminin oluşmasına bağlıdır. Diaspora literatüründe de vurgulandığı üzere anayurdun kültürel ve tarihsel etkisi diaspora toplulukları üzerinde uzun yıllar belirleyici olmaya devam etmektedir.
Mitolojik ve tarihsel referanslardan hareketle geliştirilen kavramsal öneriler kuşkusuz entelektüel açıdan ilgi çekicidir. Ancak bu önerilerin Anadolu’dan ekonomik nedenlerle Avrupa’ya göç etmiş Müslüman Türklerin tarihsel deneyimleri üzerinden değerlendirilmesi daha sağlıklı olacaktır. Örneğin Türkçenin en önemli temsilcilerinden Yunus Emre ile bugün Avrupa’da doğmuş ve Türkçeyi sınırlı düzeyde konuşabilen dördüncü kuşak bir gencin ortak noktası aynı tarihsel kökene mensup olmalarıdır. Bunun ötesinde yaşadıkları coğrafya, eğitim sistemleri, toplumsal çevreleri ve kültürel deneyimleri farklı kimlik katmanları üretmektedir. Günümüzde coğrafyanın kimlik oluşumu üzerindeki belirleyici etkisi göz ardı edilemez.
Bu nedenle "Töreliler" ve "İl Tutma" gibi kavramların doğrudan reddedilmesinden ziyade; tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, kültürel antropoloji ve diaspora çalışmaları perspektifinden geliştirilmesi ve kavramsal içeriklerinin güçlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Özellikle Avrupa’daki Hristiyan Türk topluluklarının tarihsel deneyimleri ile Anadolu kökenli Müslüman Türk diasporasının aynı kavramsal çerçevede değerlendirilmesi iki farklı tarihsel süreci birbirine yaklaştırma riskini taşımaktadır. Bu nedenle kavramsal tartışmaların sağlam tarihsel ve sosyolojik temeller üzerine inşa edilmesi büyük önem taşımaktadır.
"Avrupa Türkleri" kavramının yeniden tartışmaya açılması son derece değerli bir gelişmedir. Bilimsel düşüncenin gelişimi, farklı görüşlerin özgürce tartışılmasına bağlıdır. Yaklaşık otuz yıl önce literatürde kullanılmaya başlanan "Avrupa Türkleri" kavramının uzun süre yeterince tartışılmamış olması önemli bir eksikliktir. Bugün ise Avrupa’da kalıcı hâle gelen ve çok kuşaklı bir diaspora yapısına dönüşen Türk toplumunun yeni kavramsal arayışlara yönelmesi doğal ve gereklidir. İsimlendirmeler kuşkusuz önemlidir; ancak bundan daha önemli olan, Avrupa Türklerinin ortak istikametini doğru belirlemek, bu istikameti bilimsel veriler ışığında güçlendirmek ve gelecek kuşaklara sürdürülebilir bir kültürel ve toplumsal miras bırakabilmektir. Kanaatimce bu tür tartışmalar, bugün sayıları yaklaşık yedi milyona ulaşan Anadolu kökenli göçmen Türklerin Avrupa'da oluşturduğu toplumsal yapının, kimlik algısının ve kurumsal varlığının tarihsel, sosyolojik ve kültürel temellerinin daha sağlam biçimde açıklanmasına katkı sağlayacaktır. Böylece Avrupa Türklerinin mevcut konumu yalnızca güncel gelişmeler üzerinden değil, tarihsel süreklilik içerisinde bilimsel gerekçelerle temellendirilebilecek ve geleceğe yönelik kimlik inşa süreçlerine daha güçlü bir teorik zemin oluşturabilecektir.
