Artık Bütün Yollar Ankara’ya Çıkacak

Avrupa’nın önümüzdeki yıllardaki güç mücadelesine yalnızca Brüksel’den bakmak büyük resmi görmemize yetmeyecektir. İngiltere, Fransa ve Almanya arasındaki tarihî rekabet yeniden belirginleşirken, bu üç ülkenin yollarının başka bir başkentte kesişmesi giderek daha güçlü bir ihtimal hâline geliyor:

Ankara!

Çünkü Avrupa kendi içerisinde yeni dengeler ararken Türkiye artık Avrupa’nın kapısında bekleyen bir ülke değildir. Karadeniz’den Akdeniz’e, Balkanlar’dan Kafkasya’ya ve Orta Doğu’dan Orta Asya’ya uzanan geniş coğrafyada Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı giderek artmaktadır.

Daha da önemlisi İngiltere, Fransa ve Almanya’nın Türkiye’ye ihtiyacı aynı nedenlerden kaynaklanmamaktadır. Her biri Ankara’ya kendi stratejik hesabıyla yaklaşacaktır.

İşte Türkiye’nin yeni dönemdeki en önemli avantajı da burada ortaya çıkabilir.

Avrupa’nın üç büyüğü arasındaki rekabet bitecek mi?

İngiltere, Fransa ve Almanya bugün müttefiktir. NATO çatısı altında birlikte hareket etmekte, Avrupa güvenliği konusunda ortak açıklamalar yapmakta ve Rusya karşısında benzer pozisyonlar almaktadırlar.

Ancak ittifak, rekabetin ortadan kalktığı anlamına gelmez.

İngiltere tarihsel olarak kıta Avrupası’nda tek bir gücün hâkim olmasını istemedi. Fransa Avrupa’nın siyasi ve askerî liderliğinde söz sahibi olmayı hiçbir zaman bırakmadı. Almanya ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında askerî güç yerine ekonomik gücüyle Avrupa’nın merkezine yerleşti.

Bugün bu üç farklı Avrupa anlayışı yeniden karşı karşıya geliyor.

Savunma sanayisinden enerjiye, Afrika’dan Akdeniz’e, ticaretten teknolojiye kadar birçok alanda çıkar farklılıkları bulunmaktadır. Avrupa üzerindeki Amerikan güvenlik şemsiyesinin geleceği daha fazla tartışıldıkça bu rekabetin sertleşmesi de şaşırtıcı olmayacaktır. Üstelik rekabet arttıkça üç ülkenin de yeni ortaklara ihtiyacı olacaktır.

Ankara’nın kapısını üçü de çalabilir

İngiltere açısından Türkiye, Avrupa Birliği dışında bulunan fakat NATO içerisinde önemli askerî kapasiteye sahip güçlü bir ortaktır. Brexit sonrasında Londra’nın geliştirmeye çalıştığı daha bağımsız dış politika anlayışı ile Ankara’nın çok yönlü dış politikası arasında önemli kesişme noktaları bulunmaktadır.

Fransa açısından mesele daha karmaşıktır.

Paris ile Ankara geçmiş yıllarda Doğu Akdeniz’den Libya’ya ve Afrika’ya kadar birçok konuda karşı karşıya geldi. Fakat devletler arasındaki rekabet kalıcı düşmanlık anlamına gelmez. Fransa, Avrupa’nın stratejik bağımsızlığını gerçekten güçlendirmek istiyorsa Türkiye’nin askerî kapasitesini, coğrafyasını ve bölgesel etkisini sürekli karşısına alarak bunu gerçekleştirmesinin zor olduğunu görecektir.

Almanya açısından ise Türkiye’nin önemi çok daha farklıdır.

İki ülke arasında milyonlarca insanın oluşturduğu benzersiz toplumsal bağ, güçlü ticari ilişkiler, NATO ortaklığı ve yaklaşık iki asra yayılan askerî, ekonomik ve siyasi ilişkiler bulunmaktadır. Balkanlar, Karadeniz, göç, enerji yolları ve Avrupa güvenliği düşünüldüğünde Berlin açısından Ankara ile ilişkilerin önemi daha da artacaktır.

Dolayısıyla üç ülke de Türkiye’ye gelecektir.

Ama üçü de farklı bir Türkiye ile karşılaşacaktır.

Eski Türkiye’yi bulamayacaklar

Avrupa başkentlerinin yapabileceği en büyük stratejik hata, Türkiye’nin geçmişte olduğu gibi Avrupa’dan gelecek her yakınlaşma teklifini büyük bir siyasi kazanım olarak kabul edeceğini düşünmek olacaktır.

Çünkü dünya değiştiği gibi Türkiye de değişmiştir.

Türkiye’nin Rusya ile ilişkileri vardır. Orta Asya’da giderek genişleyen bir etki alanı bulunmaktadır. Önümüzdeki ay sekretaryası zaten Türkiye’de bulunan Türk Devletleri Teşkilatı giderek genişleyen etki alanıyla görkemli törenler ile İstanbul’da bir araya gelecektir. Körfez ülkeleriyle ekonomik ve siyasi ilişkileri gelişmektedir. Afrika’daki diplomatik, ticari ve askerî varlığı büyümüştür. Savunma sanayisindeki kapasitesi geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde artmıştır.

Dolayısıyla Ankara’nın önündeki seçenekler artık yalnızca Washington, Brüksel, Berlin, Paris veya Londra değildir.

Türkiye Batı ittifakının önemli bir parçası olmaya devam ederken aynı zamanda kendi bölgesel hareket alanını genişletmeye çalışmaktadır.

Bu nedenle Avrupa’dan gelecek yeni ortaklık tekliflerinin Ankara tarafından eski alışkanlıklarla kabul edilmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır.

Ankara önce masaya bakacaktır, sonra kendi çıkarına.

AB ve NATO da eski rahatlığında değil

Üstelik bu değişim yalnızca ülkeler arasında yaşanmıyor.

Avrupa Birliği’nin kendi içerisindeki siyasi ve ekonomik görüş ayrılıkları giderek daha görünür hâle geliyor. NATO ise güçlü bir askerî ittifak olmasına rağmen üyeler arasındaki yük paylaşımı, savunma harcamaları ve ABD’nin gelecekte Avrupa güvenliğine ne ölçüde kaynak ayıracağı tartışmalarıyla karşı karşıya.

Bu kurumların ortadan kalkması beklenmemelidir. Ancak geçmişte olduğu kadar sorgulanmadan işleyen yapılar olarak kalacaklarını varsaymak da doğru değildir.

AB ve NATO içerisindeki görüş ayrılıkları arttıkça ülkelerin ikili ve bölgesel ittifak arayışlarının güçlenmesi muhtemeldir.

Tam da bu noktada Türkiye’nin önemi artmaktadır.

Çünkü Türkiye hem NATO’nun içerisindedir hem Avrupa Birliği’nin dışındadır.

Hem Avrupa ülkesidir hem Asya’ya uzanmaktadır.

Hem Karadeniz’e hem Akdeniz’e açılmaktadır.

Balkanlar’a komşudur, Kafkasya’nın yanındadır, Orta Doğu’nun merkezindedir.

Bu coğrafi gerçeklik herhangi bir zirve kararıyla değiştirilemez.

Kartlar Ankara’da yeniden karılabilir

İngiltere Avrupa’daki güç dengesini korumak isteyecek.

Fransa Avrupa’nın stratejik liderliğini arayacak.

Almanya ekonomik gücünü güvenlik kapasitesiyle desteklemeye çalışacak.

Bu üç ülke arasındaki rekabet büyüdükçe Türkiye’nin önüne üç farklı iş birliği masası gelebilir.

Ankara açısından asıl mesele birini seçip diğerlerini karşısına almak olmamalıdır. Türkiye’nin çıkarı, bu rekabet ortamında mümkün olduğunca geniş bir hareket alanını koruyabilmektir. Savunmada İngiltere ile, sanayide Almanya ile, enerji veya bölgesel güvenlikte Fransa ile farklı iş birlikleri geliştirilmesi mümkündür. Aynı zamanda Washington, Moskova, Körfez, Kafkasya ve Orta Asya ile ilişkilerin sürdürülmesi Türkiye’nin pazarlık kapasitesini daha da artıracaktır.

Bu yeni dönemde Ankara’nın en önemli sermayesi yalnızca askerî gücü veya nüfusu değildir. Türkiye’nin asıl sermayesi seçeneklerinin çoğalmasıdır.

Bu kez bekleyen Ankara olmayabilir

Yarım yüzyıldan uzun süredir Türkiye-Avrupa ilişkilerinde genel görüntü çoğu zaman aynıydı: Ankara Avrupa’nın kapısını çalıyor, Avrupa ise şartlarını sıralıyordu.

Geleceğin jeopolitiği bu görüntüyü değiştirebilir.

Avrupa’nın üç büyük gücü arasındaki rekabet derinleşir, Rusya ile gerilim kalıcı hâle gelir, ABD Avrupa’daki yükünü azaltır ve AB içerisindeki çıkar farklılıkları büyürse Türkiye’nin stratejik değeri daha da yükselecektir.

O zaman soru artık “Türkiye Avrupa’ya ne kadar yaklaşacak?” olmayabilir.

Asıl soru şu olacaktır: Avrupa’nın büyük güçleri Türkiye’ye ne kadar yaklaşmak zorunda kalacak?

İngiltere kendi hesabıyla gelecek.

Fransa kendi hesabıyla gelecek.

Almanya kendi hesabıyla gelecek.

Fakat Ankara’nın da kendi hesabı olacaktır.

Türkiye artık masaya yalnızca bir müttefik arayan ülke olarak değil, farklı güç merkezlerinin iş birliğini aradığı bir aktör olarak oturabilir.

Avrupa’nın güç dengeleri yeniden kurulurken kartların nerede karılacağı şimdiden kesin olarak söylenemez. Ancak bugünün jeopolitiği bize güçlü bir ihtimali gösteriyor:

Önümüzdeki dönemde Avrupa’dan çıkan yolların giderek daha fazlası Ankara’ya çıkacak.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti