Bu aralar hayatı biraz oyun gibi yaşamaya başladım.

Belki de kendimdeki değişimi görebilmek için bazı şeylere yeniden dönme ihtiyacı hissediyorum.
Örneğin, 25 yıl aradan sonra Roma’ya yine aynı arkadaşımla gittik.

Bir zamanlar bana sıradan görünen bu şehir, bu kez gözlerime inanamadığım bir büyüye sahipti. Sanırım insan, kaç yaşına gelirse gelsin, oyun oynamaktan vazgeçmiyor.

Bu oyunun içinde en çok keyif aldığım alanlardan biri ise kitaplar.

Acaba aynı duyguları mı hissedeceğim?

Belki daha azını…

belki de çok daha fazlasını…
Bir zamanlar derinden etkilenerek okuduğum bir kitabı yeniden okumayı denedim. Ancak bu kez, daha önce hissettiğim hiçbir duyguyu bulamadım. Yazara haksızlık etmemek ve emeğine saygı göstermek adına adını anmak istemiyorum.

Ama sonra öyle bir kitaba geri döndüm ki… Elimde hem orijinal İngilizcesi var hem de zaman zaman “hile yapıp” Türkçesine bakıyorum.

Bu kitaba, benim için önemli bir yazar olan Robin Sharma’nın bir eserinde yaptığı etkileyici bir tavsiye sayesinde ulaşmıştım.

Hatta bu kitaptan, “çocuklarıma miras olarak bırakmak istediğim tek şey” diye söz ediyordu.

Sözünü ettiğim kitap: Tuesdays with Morrie (Mitch Albom).
Okuyalı kaç yıl geçtiğini hatırlamıyorum.

Ancak şunu fark ettim: İlk okuduğumda altını çizdiğim satırlar, bu kez orijinal dilinde okurken de beni yine aynı yerlerde durdurup düşündürüyor.

Tuesdays with Morrie, hayatın anlamını, sevgiyi ve ölümle yüzleşmeyi yalın ama derin bir dille anlatan, okurda iz bırakan dokunaklı bir gerçek yaşam hikâyesi.

Kitapta Morrie şöyle diyor:
“Ölüyor olmak, üzülmek gereken şeylerden sadece biri; peki ya mutsuz yaşamaya ne demeli?”

Aslında burada, insanın kaçınılmaz olan ölümden çok, kendi eliyle sürdürdüğü gereksiz mutsuzluklara dikkat çekiliyor.
Ahmet İnam’ın “Mutsuzluk ahlaksızlıktır” sözüyle birlikte düşündüğümde, Morrie’nin de benzer bir noktaya işaret ettiğini söylemek mümkün: Hayatı yalnızca yaşamak değil, onu bilinçli ve daha anlamlı bir şekilde yaşamak gerektiği…

Hayatta her şeyin geçici olduğu gerçeği var; hiçbir şey kalıcı değil.

Bunu çoğumuz biliyoruz ama unutuyoruz. Kendimizi hayatın akışına kaptırıyor; insan olmanın o kırılgan haliyle savruluyoruz. Bazen inciniyor, bazen incitiyor, bazen de farkında olmadan yok ediyoruz.

Bir yerde şöyle bir söz duymuştum:
“İnsan, dünyanın sunduklarından sadece ihtiyacı kadar almalı…”

Ne kadar da yaşama ters düşen bir cümle… Çünkü insana hiçbir şey yetmiyor. Hep biraz daha fazlası, biraz daha ötesi… Geçiciliği biliyoruz ama ona göre yaşamıyoruz.

Belki de insanın çelişkisi, kalıcı olmayan bir dünyada kalıcıymış gibi yaşamaya ısrar etmesidir.

Bu kitabı ikinci, hatta üçüncü kez okurken Morrie’nin en zor anlarında bile gülümsemesini ve hayata tutunmasını çok sevdim. Onun sözleri bana bir yol gösterdi; her biri zihnime kazındı.

Umuyorum ki hayatı anlamak isteyenlerin kütüphanesinde bu kitap en kısa zamanda yerini bulur, bulması dileğiyle…

Nisan 2026

Londra