Tarih severlere ve eski eserlere tutkun olanlara…
Bir bizantolog derinliğine sahip olanlara…
Osmanlı desenlerine vurgun olanlara…
Lakin öncelikle bizlere; gurbette kalbi Türkiye için atan bizlere, haberlerle sevinip haberlerle üzülen bizler için kıymetli bir sergi.
Vatanperver ve İstanbul’un en olmadı minik bir tarafına uğrayan, seven, beğenen ve eski eser sever bizlere… Bu tabi heyecan verici bir sergi bizler için, İstanbul olması, Victoria ile Albert Müzesi bünyesinde olması, İstanbul'un konumu, dünya tarihinde, ticaretinde ve günümüz turizmindeki rolü düşünüldüğünde insanın heyecanlanmaması mümkün değil.
Bugün açıldı…
Bakalım neler var? Bilmediğimiz, şimdiye kadar görmediğimiz, tekrar karşılaşmaktan mutluluk duyacağımız neler var?
Bizans ve Osmanlı; birbirinden kopuk iki dünya olarak değil de aynı şehrin birbirine eklenen, birbirinden etkilenen iki dönemi olarak ele alınması belki bazen biraz zorlama olsa da ne kadar hoş duruyor.
Bir şehrin tarihini saraylardan, askeri zaferlerden ziyade bazen uzak diyarlara gitmiş bir mücevher kutusundan, bir kaftandan veya birkaç metrelik bir parşömenden okuyabiliriz derseniz buyurun karşınızda.
Romadan, Bizanstan ve Osmanlı’dan…birkaç obje….çokça yaşam; Meryem Ana’dan, Vaftizci Yahya’ya, bir yılan başından tavuskuşu bir kadın başı süslemesine. Bir arada olmalarının görkemi ile.

Taa 10. Yüzyıldan gelen bir mücevher kutusu ama üzerinde Eros, Europa ve Zeus var…şehrin sanatından minik bir kutu.
İstanbul’a boşuna ‘The New Jerusalem’ dememişler, bu kadar dini obje ziyadesiyle küçük bir şehirde, sur içinde.
İstanbul’a ait çok fazla Meryem Ana ile Çocuk İsa mozaik paneli, freskosu veya ikonası görsek de fetih zamanı sur duvarları üzerinde dolandırlan ve askeri kortejde dahi yerini alan ikonanın kopyası önünde birkaç dakika ziyadesiyle değerlidir diye hissedersiniz. Atina’dan gelip nasıl da etkileyici bir karşılama veriyor ziyaretçilere.
İstanbul’da Türk İslam Eserleri Müzesi’nden gelen o güzelim koleksiyon parçaları ne kadar da gösterişli ve çekici bir surette yerlerini almışlar. Saraylı bir kadın başına uygun şıklıkta bir süs ile karşılaşınca aslında Hürrem Sultan’a ait olduğunu ve Süleymaniye Külliyesi’ndeki anıt mezarından geldiğini fark edersiniz.
Yabancı ülke toprağında Osmanlı hükümdarının elçi bulundurmasına karar verilince Nizam’ı Cedid Mimarı Selim’in Elçisi, Yusuf Agah Efendi Londra’ya yola çıktı ve İngiliz kralına hediye olarak altın bir tabanca geldi. Bu tabancanın deseninde, motifinde ve altınında seyredebilirsiniz İstanbul’u.
Dünyanın neredeyse dört yanından gelen objeler şehrin de dünyada bıraktığı izler olsun!
Bu eserlere bakarken sadece geçmişi düşünmemek geçmişe nasıl baktığımız da olsun!
Veroli Kutucuğu, İstanbul’a ait ama İstanbul’dan gelmeyen, yine de İstanbul…Helenistik bir duruş dersiniz o doğallıkta ve klasik mitoloji betimlemelerinde.
Ayasofya'nın kubbesine işaret ettiği düşünülen ve sedefkarın elinden çıkan I Mahmut Kütüphanesi’ne ait Kuran sadığı, şahane bir büyüklük, muhteşem bir renk kombinasyonu ile.
Venedik, San Marco’dan gelen kilise formunda bir tütsü kabı ki sabırla bakıp ayrıntılı inceleyince haçlıların kaçırıp Venedik’e götürdükten sonra kubbelerine birer tane haç eklediklerini ve böylece Katolik mezhebine ait bir obje olarak rahatlıkla içselleştirildiğini fark edersiniz; 1204 yılından bugüne kadar.
Manchester’dan gelen 200 kişilik korteji resmeden sulu boya rulo; tam 8 metre, baktıkça baktıran bir tören geçidi. Sağdan sola da bakmalı, soldan sağa doğru da geri dönmeli.
Osmanlı’yı kendilerinden dahi iyi tanıyacak kadar derinlemesine inceleyen İngiliz elçi Grenville’nin sadrazamın huzurundaki resim de kraliyet koleksiyonundan. Bu tabloya başka bir yerde görme şansımızın olmayacağını bilerek; Osmanlı’daki bozulmayı, rüşveti ve yeniçerilerin yozlaşmasını analiz edecek bilgi ve cesarete sahip kişi olarak bakmak gerekir kanımca.
Sadberk Hanım’ın sabrı sonucu toplanan parçalardan biri olan ve Osman Hamdi Bey'in Çiçek Yerleştiren Kız” tablosundan gelen Üç Etek entaride İstanbul…bu entari ki sarı ipekli dokumadan.
George Sanys isimli bir gezgin 1610 yılında defterine İstanbul kahvehaneleri ile ilgili şu notu düşer; “…tüm gün oturup ufak porselen kaplarda bu Caffa dedikleri siyah renkli, koyu acı şeyi ağızları yanarak içerler.” diyerek Londra ve Oxford’a kahve kültürünü taşımışlardı. O sebeple kahveye de vurgu mühimdi. Biz nasıl deriz ki ‘Kahve Yemen'den gelir!’ İngilizler de ‘Coffee comes from İstanbul…!’ derler…
Bizans Saray Mozaikleri ne kadar ilginç geliyor şimdilerde, Londra’da sergiye çıkınca kıymetli olan objelerin yerini bilir miyiz İstanbul’da? 2023 yılından beri üç yıldan fazladır kapalı olan bir müzeden gelen bir taban mozaiği ile göz göze gelmek şahane hissettirir haliyle.
Sergi Roma, Bizans ve Osmanlı devirlerini sırasıyla sergilemiş ve anlatmış olsa da ben karıştırarak, dönemden döneme ve farklı objelere atlayarak anlatmak istedim. Sanat tarihçi bakış açısına sahip olamadığım için daha çok duygusal bir algı ağırlığı ile. Lakin herkesin kendi bakış açısı en iyi tecrübeyi yaşatacaktır düşüncesindeyim.
Taa Mayıs 2027’ye kadar, çok vakit var, bir ara gideriz dememeli, zaman çabuk geçiyor, çocukların dahi hatırasında ciddi bir etki yapar kanaatiyle tavsiye ederim.
Hem bakınca kaç şehir katkıda bulunmuş bu sergiye; Atina’dan Vatikan'a, Istanbul’dan Venedik’e Oxford’dan Napoli’ye, Venedik'ten Paris'e ve Revanna’ya ve Cambridge’e kadar.
Çıkışta da belki Uşak işi bir kilim, nereye asacağınıza o anda karar veremediğiniz Rüstem Paşa Camisi çinilerinden bir panel, üzeri kapatıldığı için yeni nesillerin varlığına şaşırdığı Kora’dan bir mozaik deseni, İstanbul’un kedilerini anlatan bir kitap, ebru desenli bir şal, bir peşkir, gül kokulu bir mumu Osmanlı deseni diye satılan bir çantaya koyup ayrılırsınız.
Ayrılırken de;
‘Actually.. you can go back to Constantinople’ diye mırıldanabilirsiniz.
