Muhammed Bahâüddin Şah-ı Nakşibend

Sevgili dostum Ahmet Saygı, periodik olarak göndermekte olduğu mektuplarını, biraz gecikmeli de olsa göndermeye devam ediyor. “Buhara’da Muhammed Bahâüddin Şah-ı Nakşibendî ve Yedi Pirlere sıra geldi başkanım…” diye başlayan mektup, şöyle devam ediyor:

“Bugün farklı bir heyecan var üzerimde. Zira gençlik yıllarımdan itibaren, tıpkı İmam-ı Âzam Ebû Hanife ve İmam Mâtürîdî gibi, adını sıkça duyduğum, Türk tasavvuf geleneğinin en önemli isimlerinden Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin türbesini ziyaret edeceğim.

Buhara’ya ilk geldiğim gün, tren istasyonu ile otel arasında çevreyi seyrederken, neyi merak ettiğimi anlayan rehberimiz, Buhara’da ziyaret edilecek Allah dostlarının isimlerinin yer aldığı bir harita vermişti. Haritada, Türk-İslâm dünyasında “Yedi Pir” diye bilinen Hâce Abdülhalik Gucdüvânî, Hâce Mahmud İncir Fâğnevî, Hâce Ârif Rivgerî, Hâce Ali Râmitenî, Hâce Muhammed Baba Semmasî, Hâce Seyyid Emir Külâl ve Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin türbeleri yer alıyordu.

Şehrin biraz dışında bulunan, Türk düşüncesinde ve özellikle tasavvuf tarihinde, Hoca Ahmed Yesevî’den sonra öncü bir isim olarak kabul edilen, yüzyıllardır milyonlarca insanın gönlünde taht kuran Muhammed Bahâüddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin türbesine yaklaştıkça heyecanım arttı. Türbenin de içinde yer aldığı külliye girişi, olağanüstü kalabalık.

Veyis Turkistan 16

Kalabalığı yarıp içeri doğru ilerlerken, lise yıllarında katıldığım seminerlerde adından sıkça bahsedilen M. Fuad Köprülü’nün, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eseri aklıma geldi. Hatırladığım kadarıyla Fuad Köprülü, Türk tasavvufunun ilk büyük kurucu şahsiyeti olarak, Hoca Ahmed Yesevî’yi gösterir. Yesevî’nin Türkler üzerindeki etkilerini anlattıktan sonra da onun açtığı yolun farklı kollar hâlinde devam ettiğini ifade eder.

Türkiye’de tasavvufu bilimsel ve metodik olarak inceleyen ilk çalışmalar arasında yer alan bu eserde, Nakşibendîliğin Yesevîlikten nasıl etkilendiği ve hangi kaynaklardan beslendiği üzerinde de durulur. Ayrıca Nakşibendî silsilesinde önemli bir yere sahip olan Yusuf Hemedânî’nin, Hoca Ahmed Yesevî’nin pîri olduğu da belirtilir.

Nedense, zihnimde hep Nakşibendîliğin Yesevîlikle akraba olduğu, hatta bir bakıma onun devamı sayılabileceği yönünde bir kanaat yer etmiştir. Yesevîlik, Türkistan bozkırlarında doğup gelişirken, Nakşibendîlik de yine Türkistan’da neşet etmiş, ancak zamanla bölgesel bir hareket olmanın ötesine geçerek evrensel bir tasavvuf mektebine dönüşmüştür.

Aynı zamanda, hafızam beni yanıltmıyorsa, Said Başer ağabeyden nakledilen bir değerlendirme de aklımda yer etmiş durumda. Buna göre günümüz Türkiye’sindeki Nakşibendîlik anlayışı, daha çok “Vahdet-i Şuhûd” ekseninde şekillenen İmam-ı Rabbânî çizgisinin, yani Hindistan merkezli Müceddidî geleneğin etkisi altında kalmıştır. Bu da XVI. yüzyıldan itibaren Türk düşüncesine nüfuz eden bazı fikrî yönelişlerin, örneğin “örtülü düalist” anlayışının etkilerinin günümüzde de devam ettiği şeklinde yorumlanabilir.

Hz. Peygamber’e, şekil itibarıyla çok benzediğine inanılan ve Buhara’yı belalardan koruduğu söylenen Muhammed Bahâüddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin türbesine doğru ilerlerken, sol tarafta hiç alışık olmadığımız bir düzen içerisinde; mezarlık, mescit, müze, medrese ve külliyenin diğer bölümleri yer alıyordu.
Vasiyeti gereği önce annesi Ârife Hanım’ın kabrini ziyaret ettik.

Daha sonra türbeye vardığımızda, Özbekistan’daki diğer türbelerden farklı olarak üzeri açık, sade ve gösterişten uzak bir mezarla karşılaştık. Mezarın üzerinin açık olması, bana Konya’daki Şeyh Sadreddin Konevî Hazretlerinin türbesini hatırlattı. Zira onun kabrinin de üzeri açıktır.

Mezarın yanı başında, yaklaşık 210 yıllık bir dut ağacı bulunuyor. Türbenin etrafında ellerini semaya açmış, kendinden geçmişçesine niyazda bulunan insanları da görüyorsunuz. Hemen sağ tarafta, mezarın kıble yönündeki oturma alanlarında grup grup insanların dua ettikleri, bazılarının da namaz kıldığı dikkati çekiyor.

Biz de bu insanların yanına varıp dualarına eşlik ettik ve ‘âmin’ dedik.
Dua bitince nereden geldiğimizi sordular. ‘Hollanda’dan’ deyince, grup hemen bizim için de dua etmeye başladı. Tanımadığımız ama kısa sürede gönül bağı kurduğumuz bu kardeşlerin samimi dualarına biz de içtenlikle ‘âmin’ dedik.

Mezarın dört tarafını çevreleyen mekânları ve özellikle tavan süslemelerini seyredince,
Türk-İslâm düşüncesinin sanata nasıl nakış nakış işlendiğini görüyorsunuz. Bu güzellikler karşısında insanın dili tutuluyor, konuşmak yerine sadece seyretmek istiyorsunuz.

Saygıdeğer başkanım,
Siz de bilirsiniz ki, bu kısacık mektupta, Türkistan’da, Anadolu’da ve dünyanın farklı coğrafyalarında milyonların gönlüne giren Bahâüddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerini tam olarak anlatmam mümkün değil. Diğer pirlere ise henüz hiç değinemedim.

Kısaca ifade etmem gerekirse; Türk düşünce tarihinde dinî hayatın ve sosyal değerlerin şekillenmesinde önemli rol oynayan Yesevîlik ve Nakşibendîlik, Türkler arasında sade bir dilin, güzel ahlâkın, irfanın ve manevî olgunluğun kökleşmesine katkı sağlamıştır. Buhara çevresinde “Yedi Pirler” olarak bilinen büyük şahsiyetler ise, yalnızca Türkistan’ın manevî kimliğinin oluşumunda değil, Türk düşüncesinin şekillenmesinde de derin izler bırakmışlardır.

Hoşça kalınız, kadirşinaslıkla başkanım.”

Ahmet Saygı dostumun, bundan sonra göndereceği mektubu merakla bekliyorum.

Veyis Güngör

17 Haziran 2026

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti