Amsterdam'ın kalbi sayılan Dam Meydanı, Kalverstraat ve Nieuwendijk'de dolaşırken en sık duyacağınız dillerden biri artık Türkçe. Yıllar önce hayal bile edilemeyecek bu manzara, Hollanda'daki Türk toplumunu heyecanlandırmaya yetiyor. Bu hal, beni de ister istemez kırk yıl öncesi Amsterdam’a götürüyor.
Seksenli yıllardı. Üniversite öğrencisiydim. Prof. Dr. Mim Kemal Öke Amsterdam’a gelmişti. O yıllarda genç bir bilim insanıydı. Elindeki piposu hiç eksik olmazdı. Birlikte Amsterdam’ın tarihî mekânlarını dolaşmış, uzun uzun sohbet etmiştik.
Rahmetli Prof. Dr. Haluk Nurbaki de bir dönem Amsterdam'a gelmişti. Dam Meydanı ve çevresini birlikte gezmiş, Kraliyet Sarayı'nın yanındaki küçük bir kafede çaylarımızı yudumlayarak sohbet etmiştik. Ardından Kalverstraat’ın kalabalığına karışmış, Amsterdam’ın diğer hareketli caddelerinde yürümüştük.
Yine aynı yıllarda, Hollanda Diyanet Vakfı, Dam Meydanı'na ve Ulusal Anıt'a bakan bir otelde, üniversite öğrencilerine yönelik bir seminer düzenlemişti. Konu, Yunus Emre idi. Konuşmacı ise, Prof. Dr. Sadık Kemal Tural'dı. Sadık Hoca'nın o zarif Türkçesi ve etkileyici hitabeti bugün bile kulaklarımda çınlar.
1989 yılının aralık ayının üçüncü haftasıydı. Bur grup üniversite öğrencisiyle Amsterdam’ın kalbi olan Rembrandtsplein’de, “1’inci Uluslararası Mevlana Sempozyumu” organize etmiştik. Leiden Üniversitesi’de okuyan Cengiz Özdemir, Amsterdam Üniversitesi’nde okuyan Mehmet Tütüncü de konuşmacılar arasındaydı. Mesnevi’nin ilk 18 beytini İranlı öğrenci bir kız Farsça ve bir başka öğrenci kızımız da Türkçe okumuşlardı.

Yıl 1990’dı. Amsterdam Üniversitesi Pedagoji Fakültesi dördüncü sınıf öğrencisiydim. Dam Meydanı'ndaki Nieuwe Kerk’in konferans alonu'nda, "Göç Tarihi ve İbn Haldun" konulu bir program organize etmiştik. Ana konuşmacımız Amsterdam Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Leo Biegel’di. İbn Haldun’un da hayatının önemli bir bölümünü göç ederek geçirdiğini ve bu tecrübenin düşünce dünyasını şekillendirdiğini ilk defa o konferansta öğrenmiştim.
Yine aynı salonda, 8 Aralık 1991 tarihinde Avrupa Türk göç tarihinin ilk "Batı Avrupa Türk Edebiyatı Forumu" etkinliğini düzenlemiştik. Almanya’dan rahmetli Ozan Yusuf Polatoğlu, İngiltere’den ise Kıbrıslı büyük şair Osman Türkay programa katılmıştı. Osman Türkay, yaptığı konuşmada, “gurbet edebiyatının sadece Türklerde olduğunu” söylemiş ve örnekler vermişti. O sözler, yıllar geçmesine rağmen hafızamda hâlâ yerini koruyor.
Amsterdam Merkez Tren İstasyonu'nun doğu tarafında, Kosmos adında bir kültür merkezi vardı. Daha çok entelektüellerin ve sanat çevrelerinin uğrak yeriydi.
Bir pazar günü burada "Uluslararası İbn Sînâ Konferansı" düzenlemiştik. Türkiye’den dönemin Devlet Bakanı Cemil Çiçek’i davet etmiştik. Yoğun programı sebebiyle kendisi gelememiş, yerine müsteşarı Şuayip Üşenmez Bey’i göndermişti. Misafirimizi otelde ağırlayacak bütçemiz bile yoktu.
Evet değerli dostlarım. Öğrencilik yıllarımda bu ve benzeri organizasyonları yaparken, Amsterdam şehir merkezinde tek bir Türkçe kelime duysak heyecanlanır, "Kim acaba?" diye dönüp bakardık.
Bugün ise durum bambaşka.
Artık bir Türkçe kelime duymak değil, neredeyse her on metrede Türkçe konuşan ailelere, gençlere ve çocuklara rastlıyoruz.
Türkiye’den gelen ziyaretçiler, yaz tatillerini Amsterdam’da, Brüksel’de, Londra’da ve Paris’te geçiriyor. Avrupa şehirleri artık sadece Avrupa Türklerinin yaşadığı yerler değil, Türkiye’den gelen binlerce insanın da doğal uğrak noktaları hâline geldi.
Kırk yılda nereden nereye geldik…
Bir zamanlar Avrupa sokaklarında Türkçe konuşana dönüp bakıldığı günler geride kaldı. Bugün ise birçok Avrupa şehrinde Türkçe, günlük hayatın ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Öyle ki, Avrupa otoyolları da Türk plakalı yolcu otobüsleriyle adeta kesintisiz bir ulaşım ağına dönüşmüş durumda. Bütün bunlar, Türkiye'nin son yıllarda kat ettiği mesafenin ve değişen toplumsal dinamizmin Avrupa'daki yansımalarıdır.
Veyis Güngör
24 Temmuz 2026
