Bir dönemi anlatmakla bir alışkanlığı estetize etmek arasındaki ince çizgi…
Sabahın çok erken bir vakti… Güneş, doğmakla doğmamak arasındaki o ince çizgide oyalanırken gözlerim istemsizce aralandı. Bir süre sessizce bekledim. İlk ışıklar penceremden içeri süzülürken, ağır yaz güneşi havadaki toz zerreciklerini öyle belirginleştirdi ki sanki dün gece izlediğim sahneler sabaha kadar odamdan çıkmamış gibiydi.
Masumiyet Müzesi, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; bir dönemin ruhunu, sınıfsal çatışmalarını ve saplantının insanı nasıl tüketebileceğini anlatan bir hikâye.
Fakat perde kapandığında aklımda kalan bunların hiçbiri değildi.
Sigaraydı.
Ne yazık ki hikâye, kendi potansiyelini bir tütün bulutunun arkasına gizlemeyi tercih etmiş. Her karede, her diyalog arasında, sigara neredeyse bütün sahneleri birbirine bağlayan görünmez bir aksesuar gibi.
Evet, sigara o dönemin ruhunu yansıtan unsurlardan biri…ancak bıraksaydınız da sigara anlatının hizmetinde olsaydı. Bunun yerine anlatı, sigaranın hizmetine girmiş.
Bir noktadan sonra beyin artık hikâyeyi takip etmiyor. Karakterleri de etmiyor. Sigarayı takip ediyor. Adeta bir görsel gürültü gibi…
Sigara, hikayede bir unsur sembol olmaktan çıkıp dikkat hırsızına dönüşmüş.
Bir anlatı unsurunun dozunu kaçırırsanız, o unsur atmosfer kurmaz; atmosferi boğar. Çünkü mesele artık "çok sigara içiliyor" değildir.
Mesele şuna dönüşür:
Kamera sigarayı da oynatıyor.
Yemeğin ortasında tabaklar yarım bırakılıyor, sigaralar yakılıyor; biri sönüyor ardından yeniden yanıyor.
Çakmaklar özellikle kadraja giriyor.
Paketler özellikle gösteriliyor.
Küllük, dramatik bir objeye dönüşüyor.
Ana karakterin acısını anlatırken bile küllük merkezde.
Birkaç bölüm sonra sigara artık dönemin ruhunu taşıyan bir obje olmaktan sıyrılıp dizinin en görünür karakterlerinden birine dönüşüyor.
Neden her duygunun taşıyıcısı sigara olmak zorunda ki?
Bir sembol bazen çok güçlüdür. Ama her duygunun taşıyıcısı aynı sembol olursa...
İşte tam o noktada sembol olmaktan çıkar, dikkatin merkezine yerleşir.
Bu yazıyı daha fazla uzatabilirdim. Oyunculukları konuşabilirdim. Dönem atmosferini, dekoru, kostümleri, karakterleri tek tek değerlendirebilirdim. Ama kalemim her defasında aynı yere döndü. Çünkü dizi, aşkını da, dönemini de, karakterlerini de aynı dumanın arkasında bırakmış.
Ne yazık ki bundan sonra Masumiyet Müzesi dendiğinde aklıma ilk gelecek şey aşk değil, sigara olacak.
Ve bence bir anlatının hafızada bununla yer etmesi, üzerine düşünülmesi gereken asıl mesele.
