AHBAP kepazeliğine dönük soruşturmalar her geçen gün genişliyor, derinleşiyor. Muhatap olduğumuz rezalet, sadece dolandırıcılık, yolsuzluk, kumar, istismar ve deprem felaketinin tepe tepe kullanılmasından ibaret değil.

Haluk Levent ve suç ortakları, buzdağının görünen kısmı bile etmez. Savcılığa çağrılan şarkıcı, çalgıcı, çengi, yazar, çizer, konuşur tayfası, söz birliği etmişçesine, AHBAP’a yardım yapmadıklarını söylüyor.

Kendileri kuruş vermezken, hitap ettikleri kitleyi gazlayıp, AHBAP-Çavuş ortaklığına meze yapmaları, kötülüğün küçük bir parçası.

Peki, nedir ‘büyük parça’?

Türk Devleti, 1820’li yıllardan itibaren eğitim, kültür, sanat ve entelektüel kuşatmaya maruz kaldı.

1820 tarihini, tahminî bir milat olsun diye zikretmiyorum. ABD/Boston’da kurulan Protestan Misyonerlik Teşkilatı’nın Osmanlı ülkesinin dört bir yanında başlattığı kültürel kuşatmanın başlangıcını oluşturduğu için bu tarihe atıf yaptım.

YÜZLERCE KOLEJ NEDEN KURULDU?

O tarihten itibarın, imparatorluğumuzun ‘müsait’ gördükleri bölgelerinde açtıkları kolejlerin sayısı birkaç yüze ulaştı.

İçimizdeki, bilhassa azınlık kökenlileri devşirdiler. Beyinlerini resetlediler. Türk Milleti’ne ve onun devletine düşman hale getirdiler.

Tanzimat’la yaşadığımız kırılma, kökü dışarıda olan bu akımın meyvesidir.

Sultan Abdülaziz’i tahttan indirip katleden, misyonerlerin devşirmeleridir.

Tahta yeni çıkmış Sultan Abdülhamit’e, Türkleri parlamenter temsilde azınlık durumuna getirecek Meşrutiyet’i ilan ettiren ve akabinde Türkiye’yi Rusya ile 1877-1878 Savaşına sokan, aynı mahfillerdir.

1909’daki darbeyi yapıp, Abdülhamit Han’ı tahttan indiren; böylelikle Filistin topraklarını Yahudilere açan güç, kuyruğu Boston’a uzanan yılanın ta kendisidir. Ki, sonraki tüm darbeler ve darbe girişimlerinde de aynı siluet belirmiştir.

Millî Mücadelemizle, o yılana esaslı bir darbe indirsek de kültür ve sanattaki hegemonyayı maalesef kıramadık.

Vatandaşın oylarıyla seçtiği siyasetçiler, iktidar olsalar da muktedir olamadılar.

KÜLTÜR-SANAT HEMEMONYASI

1980’li yıllardan itibaren tablo yavaş yavaş değişmeye başladı. Bu topraklara ait olan insanlar da artık kültürel egemenlik katına tırmanmaya başladı.

Bilhassa basın-yayın hayatımız, öyle veya böyle yerli ve millî düşünce yapısına sahip insanlara da kapılarını araladı.

Lakin kültür-sanat âlemine yeterince nüfuz edemedik. Müzik dünyası, sinema, tiyatro, sivil toplum örgütleri ve sosyal medya, bu topraklara yabancı zihniyetin tahakkümünden çıkamadı.

Bu eksikliğin ne anlama geldiğini, Gezi kalkışmasında net olarak gördük. Bu topraklara yabancı ne kadar safra varsa oradaydı. Hepsi, Türk Milleti’nin seçtiği iktidarı, sokak hareketleriyle yıkmaya çalıştı. Osman Kavala, Ayşe Barım, John Dündar, Mehmet Ali Alabora gibi tipleri aklınızda tutun.

Bu ülkenin nükleer teknolojiye sahip olmasını en az 50 sene geciktirdiler. Hükümetler, nükleer santral ihalesini birkaç kez iptal etmek zorunda kaldı.

Kabul edelim; içimizde bir yığın devşirme yaşıyor. Ki, çoğunun etnik kökeni ‘azınlık’ soylulara dayanıyor.

Bu noktada, Türkiye’de açılan yüzlerce misyoner okulunu ve bunların büyük bölümünün halen faaliyette olduğunu da aklınızda tutun.

DURDUK YERE PARLATILANLAR

Güzellik yarışması adı altında bir tiyatro tertipleniyor. Türk kadınlarını en güzelden itibaren sıralasanız, ilk bir milyona giremeyecek vasatlıktaki birileri, Türkiye güzeli seçilmekle kalmıyor; dünya çapındaki yarışmalarda da dereceye sokuluyor.

Vasat bir şarkıcı, gidip Eurovizyon şarkı yarışmasında dereceye girebiliyor.

Ve o tipler, topluma ‘rol model’ olarak sunuluyor. Bu ülkenin genç nesillerini ifsat etmek için parlatılıyor.

Ne zaman nevzuhur bir tip, ‘süper’, ‘mega’ vesaire sıfatlarla cilalanıp piyasaya sürülse, hep dişime taş değmiştir. Maalesef bu mevzuda bugüne kadar yanılmadım. Kimi cilalayıp parlattılarsa, altından vatan ve millet düşmanı tipler çıktı.

Asrın felaketini yaşadığımız günlerde arz-ı endam eden o devşirme zihniyeti, AHBAP adı altında çıbanbaşı verdi.

Üç-beş personel ve birkaç düzine yardakçısından başka personeli ve teşkilatı olmayan bir dernek, koskoca Türk Devleti’nin ve kurumlarının önüne geçirildi.

Bir merkezden düğmeye basılmışçasına, içimizdeki bilumum şöhretli devşirmeler harekete geçti. Her türlü sahtekârlığını, dolandırıcılığını, üçkâğıtçılığını bildikleri bir tipi, ülkenin en güvenilir insanı diye pazarladılar. Böylelikle, devletimizi ve kurumlarını zaaf içinde gösterme gayretine girdiler.

SAFRALARDAN KURTULMA ZAMANI

Evet… 200 senedir sırtımıza bir kene gibi yapışan… Türk Milleti’nin ve devletinin hoşgörüsünü, iyi niyetini, sabrını istismar eden bu safralardan kurtulma zamanı gelmiştir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dünkü açıklamalarında, deprem felaketini siyasî ve ekonomik fırsata dönüştürenlerin Türk yargısı önünde hesap vermekte olduğunu belirterek, ucu nereye kadar uzanırsa uzansın, sonuna kadar takipçisi olacaklarını dile getirdi.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu kararlı duruşu, devletimize ve milletimize iki asırdır musallat olan, yürüttükleri beşinci kol faaliyetleriyle enerjimizi boşa harcatan, ülke kalkınmasını engellemeye çalışan, kökü dışarıda olan bu safralardan kurtulma hamlesinin başladığına işaret ediyor.

Devlet ve millet olarak bunu başarmak zorundayız; başaracağız.