Bir gün uyansaydınız ve hayatınızın yılları birkaç saat içinde akıp gitseydi... İlk neyin eksikliğini hissederdiniz? Gençliğinizin mi? Sevdiklerinizin mi? Yoksa ertelediğiniz o tek telefon konuşmasının mı? M. Night Shyamalan'ın Old filmi tam da bu soruyu sormakla kalmıyor; zamanı, insanın en büyük yanılsamalarından biri olarak önümüze koyuyor.
Fakat beni filmden çok, insanın zamanı nasıl yanlış okuduğu düşündürdü. Çünkü biz zamanı çoğu zaman düz bir çizgi sanıyoruz...başlangıcı ve sonu olduğuna inandığımız bir çizgi.
Belki de bizi yaşlandıran takvim yaprakları değildir. Ertelediğimiz hayatın kendisidir. Söylemediğimiz cümleler, açmadığımız kapılar, “sonra” diye bıraktığımız küçük cesaretlerdir.
İnsan zamanı neden hep saatle ölçüyor? Neden yaşımızı, geç kalmışlığımızı, kaybettiklerimizi hep rakamlarla anlatıyoruz?
Oysa doğa rakam tutmaz.
Deniz ajanda taşımaz.
Toprak alarm kurmaz.
Belki de mesele toprağın zamanı değil, suyun zamanıdır. Toprak daha sabırlı görünür; bekler, saklar, ağır ağır değişir. Su ise başka türlü anlatır zamanı. Gelir, gider, taşar, çekilir. Kaybolmaz. Biçim değiştirir.
İnsan takvim icat etti. Deniz etmedi. İnsan saat yaptı. Gelgit yapmadı. İnsan “geçmiş” dedi; okyanus sadece dalga gönderdi. Belki de bu yüzden suyun yanında durunca içimizde eski bir şey hatırlar gibi oluruz. Sanki zaman akrep ve yelkovandan önce de vardı. Ama başka bir dilde konuşuyordu.
Kadim toplumlar zamanı çizgi gibi değil, nefes gibi görüyordu. Her son, içine yeni bir başlangıç saklıyordu. Ragnarok bile dünyanın sonundan çok, yeniden doğuşun eşiğiydi.
Biz ise çoğu zaman her bitişi mutlak sanıyoruz.
Gençlik bitti diyoruz.
Bir dönem kapandı diyoruz.
Geç kaldım diyoruz.
Belki de yaşlanan hayat değil; zamanı tek bir yöne akıyormuş gibi okumaya alışmış zihnimizdir.
Bir dalga kıyıya vurduğunda ölmez. Geri çekildiğinde de vazgeçmiş sayılmaz. Sadece döngüsünü tamamlar. Sonra yine gelir. Bize de belki bunu fısıldar:
Her geri çekiliş kayıp değildir. Bazen yeniden gelmenin hazırlığıdır.
O yüzden belki de hayat bizi yaşlandırmıyor. Biz zamanı yanlış yerden dinlediğimiz için yoruluyoruz. Saatten, takvimden, yaştan... Oysa belki de zamanın sesi hiçbir zaman oralardan gelmedi.
Ve belki de tam o anda...
Su başka bir şey söylüyor.
Su, "geçmedin" diyor.
"Döndün."
Belki de bütün mesele zamanı durdurmak değil, onun konuştuğu dili yeniden hatırlamaktır.
Belki de hayatın yaşı yoktur. Sadece onu nasıl okuduğumuz vardır.
