Ege Emre henüz 14 yaşında. Türkçe konuşuyor, Türkçe hayal kuruyor. Türkçe düşünüyor. Annesi, babası, dedesi ve babaannesi ile Sevilla sokaklarını geziyor… Öğle saatlerinde etkisini gösteren sıcak, Ege Emre’yi hayli etkiliyor. Ancak Ege Emre, sekiz yüz yıla yakın bir süre bu topraklarda hüküm süren Endülüs Emevî Medeniyeti’nin izini merak ediyor.
Ege Emre’nin bu hâli, insanı ister istemez Endülüslü filozof İbn Tufeyl’in ‘Hayy İbn Yaqzan’ hikâyesini hatırlatıyor. Hayy, dünyada felsefî romanın ilk örneklerinden biri olan eserde, ıssız bir adada gerçeği ararken; küçük Ege Emre de Endülüs’te bir medeniyetin elden nasıl kayıp gittiğini anlamaya çalışıyor.
Ege Emre, Sevillia’da önce Alkazar Saray Kompleksi’ni geziyor. Öğle saatlerindeki sıcağa rağmen saraya girmek için oluşan uzun kuyruklar, onun merakını daha da artırıyor.
Tarihin farklı dönemlerinde inşa edilen ilave binalarla iç içe geçmiş sarayların bulunduğu bu kompleks, gez gez bitmiyor. Kasrü’l-Mübârek ve Buhayra Sarayı başta olmak üzere Alkazar Sarayı’nda İslâm sanatının ve mimarisinin incelikleri hâlâ bütün ihtişamıyla kendisini gösteriyor.

Ege Emre, bir bahçeden diğerine geçerken, bu mekânlarda yüz yıllar boyunca yaşayan insanlar, hükümdarlar, çalışanlar, hizmetçiler ve güvenlik elemanları aklına geliyor. Yeşillikler arasında hâlâ yaşayan evcil hayvanları, Akdeniz çiçeklerini ve nar ağaçlarını seyrediyor.
Binalarda insanın hayal gücünü zorlayan mimarî estetik bir tarafta; farklı kültürlerin ve süsleme sanatlarının oluşturduğu ahenk bir başka tarafta. Yüz yıllar önce Suriye’den, Şam’dan buralara yerleşen ve bu eserlere imzasını atan sanatkârları düşünüyor bir an Ege Emre.
Duyguları altüst olmuş bir hâlde kendisini, bir zamanlar beş vakit ezan sesinin arşı titrettiği Ulu Cami’nin önünde buluyor, Ege Emre. Sevilla’nın fethinden sonra inşa edilen ihtişamlı Ulu Cami, günümüzde Sevilla Katedrali olarak işlevini sürdürüyor. İçeride, dört kişinin omuzlarında taşıdığı bir tabut şeklinde kaşif Kristof Kolamb’un mezarı bulunmakta.
Meşhur İslâm bilgini İbn Arabî’nin çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği, ezan okumak için müezzinlerin atlarla minareye çıktığı bu tarihi binada şimdi çan kulesi ve çan sesleri var.
Ege Emre, hâlâ cami izlerinin gözle görüldüğü bu tarihî yapıyı, sıcağın altında uzun uzadıya seyrediyor. Dakikalarca bir medeniyetin nasıl elden kayıp gittiğini hayal ediyor.
Eskiden Ulu Cami’nin minaresi, bugün ise katedralin çan kulesi olan bu yapı La Giralda olarak biliniyor. Yüksekliği ise 96 metre.
Çocukluk yılları Sevilla sokaklarında ve mahallelerinde geçen İbn Arabî’nin, mutlaka biraz önce gezdiği saray ve Ulu Cami külliyesinde ilk derslerini aldığını düşünür Ege Emre. Hatta bir rivayete göre İbn Arabî, ünlü İslâm filozofu İbn Rüşd ile Sevilla ya da Kurtuba’da karşılaşır.
İbn Arabî’nin yürüdüğü Sevilla’nın dar sokakları, tarihî surları, avlulu Endülüs-İslâm evleri ve bugüne kalan La Giralda, yani Ulu Cami’nin eski minaresi, onun manevî atmosferinin fiziki tanıklarıdır.
Ege Emre, Konyalı bir dostumun çocuğu. Bundan dolayı olmalı ki, İbn Arabî ile Sadreddin Konevî arasındaki ilişkiyi düşünecekken, annesi “Saat on beş oldu, birazdan restoranlarda mutfak kapanacak. Bir an önce yemek işini halletmemiz gerekiyor” diyerek onu düşüncelerinden çıkarıyor. Bilindiği üzere İspanya’da saat 16.00 – 20.00 arası genelde restoranların mutfakları kapalıdır. Hayat sanki gece saat 21.00’den sonra başlar…
Ege Emre’nin Sevilla gezisi burada sona eriyor. Fakat on dört yaşındaki bir Türk çocuğunun gözlerinde başlayan bu küçük yolculuk, aslında asırlar öncesine uzanan büyük bir medeniyet yolculuğuna dönüşüyor.
Endülüs’te kaybolan sadece taşlar, saraylar ve camiler değil; bir medeniyetin hafızasıdır. Ege Emre’nin küçük adımları ise bize, o hafızanın hâlâ izlerinin peşinden gidilebileceğini hatırlatıyor.
Veyis Güngör
8 Eylül 2026
