Dışarısı insanı üşütmeyecek kadar soğuk.
Yağmur atıştırıyor.
Apartmanların arasından öğle namazı ezanı yankılanıyor.
Cuma vakti.
Camii ağzına kadar dolu. Benim gibi son dakika gelenler yukarıda serilen hasırlar üzerinde yer buluyor.

Her haliyle; sesi, hitabeti, seçtiği konu ile olgun bir imam, cuma hutbesi okuyor.
İmamın şivesinden Karadenizli olduğu belli.
Konu; Avusturya, Almanya ve İsviçre üçgeninde, Diyanet’in planladığı, içinde imam yetiştirme projesi de olan külliyeydi.

Misafir imamın yaptığı konuşma, seçtiği sözcükler ve en önemlisi Türkçeyi iyi kullanmasıyla insanı etkiliyordu.
İyilik üzerine yaptığı konuşmasının bir yerinde “insanlık İslamlıktan önce gelir” ifadesini kullanarak insanı şoke etti.

Bir felsefi düşüncenin ürünü olan bu ifade, o anda ve namaz sonrasında gün boyu kafamda döndü durdu. Zira bu ifadenin hayatımda farklı bir yeri vardı.

Yıllar önceydi. Bir kalkınma işbirliği projesi çerçevesinde Van’ın Ulupamir köyüne teknik yardım götürmüştük. Urartı Oteli’nde kalıyorduk. Otelden çıkıp ana cadde üzerindeki Mişmiş Kuruyemişçi’ye uğradık. Orada üç dört kişi ile tanıştık. Bir süre sonra hep birlikte dışarı çıkıp yürümeye başladık.

Bir ara, yeni tanıştığımız yaşı ilerlemiş ve sonradan adının Bayram olduğunu öğrendiğim kişi koluma girdi. Üç beş adım attıktan sonra “Evladım Veyis, yaptığın iş bir iyilik hareketidir. Herkese nasip olmaz. Aman bu işin kıymetini bil. Çünkü insanlık İslamlıktan önce gelir” dedi.

Önce, o gençlik edasıyla, ‘Ne demek insanlık İslam’dan önce gelir’ diyerek bayağı içerledim. Ancak yıllar içinde, Vanlı Bayram ağabeyin o sözü aklımdan hiç çıkmadı. Peşimi hiç bırakmadı. Oysa genel görünüşü insanı yanıltan Vanlı Bayram ağabeyin, bir gönül insanı, bir tasavvuf ehli olduğunu çok sonra öğrendim.

Ve yıllar sonra aynı sözü, bir cuma hutbesinde Hollanda’da Diyanet Vakfı’nın bir Camii’sinde tekrar duydum. Nasıl etkilendiğimi anlatamam.

Şimdi gelelim Diyanet meselesine.
Şimdiye kadar Diyanet ile ilgili kaç yazı yazdığımı hatırlamıyorum. Ama ilk yazının “Diyanet’in neden böyle bir enstitüsü yok?” başlığı olduğuu hatırlıyorum. Yazıda, Almanya’dan farklı bir dine ait bir kuruluşu örnek gösterip, Diyanet’in de Avrupa’da çok amaçlı, külliye tarzında binalarının olmasını istemiştim. Nihayet yazı hedefine ulaşmış olmalı ki dostum Prof. Dr. Mehmet Görmez yazıyı tekrar istemişti.

Sonraki yazılarımda da, Hollanda Diyanet Vakfı’nın 1980’li ve 1990’lı yıllarından örnekler verdim. Diyanet’in o zaman olduğu gibi, içinde yaşanılan ülkenin kuruluşları ve karar vericileri ile iletişim içinde olmaları gerektiğini yazdım. Son paragrafta da bir iki olumlu ikazda bulundum. Bundan dolayı acımasız eleştiriler aldım.

Bütün bu yaşananlar bana bir kez daha gösterdi ki; kurumlar, binalar ve projeler ancak insanı merkeze aldığı ölçüde anlam kazanır. Diyanet’in Avrupa’daki varlığı da yalnızca cami yapmakla değil, gönüllere dokunabilmekle, insanı önceleyen bir dil kurabilmekle değerli olacaktır. Çünkü bazen bir hutlede duyulan bir cümle, bazen Van sokaklarında edilen bir nasihat, yıllar boyunca insanın zihninde ve kalbinde yaşamaya devam eder. Belki de asıl mesele; dinin özündeki merhameti, iyiliği, aşkı ve insanlığı unutmadan yaşayabilmektir.

Veyis Güngör

18 Mayıs 2026

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti