Geleceğin belirsizliğinden korkan modern insan, geçmişin cesedine mi sarıldı?

Sabah uyandığımda zihnime düşen ilk bildirim “siber ruhların kadavra romantizmi” cümlesi oldu. Sabahın beşinde hafiften bir glitch yoklaması gibiydi; farkındayım.
Birkaç gündür aklımda Retro-Fütürizm hakkında cılız paragraflar dönerken bu sabah gaipten gelen bir ses gibi zihnime çivilenen bu cümle tam bir patch oldu.

Bir süredir global çapta yeni bir akımın etkisine girildi. İnsanın kontrol edemediği bir gelecekten korkup, kontrol edebileceği “eski dost” titreşimli geçmişe sığınma akımı.

Analog Rönesans.

Buna şefkatli bir nostalji arayışı demek yerinde olmaz. Bu, dijital mezarlıkta eski dünyanın nabzını arayan siber ruhların kadavra romantizmidir. İnsanın, her yeri küflü şirk kokan kendi yarattığı tanrılardan korkup, dünün o paslı ama güvenli teknolojisine sığınmasıdır. Dijitalin o pürüzsüz, kusursuz ama soğuk (!) tavrına karşı, plağın cızırtısını, hataların ruhunu özlemektir.

Çünkü retro-fütürizm, organik güvenin yerini sentetik güvenin aldığı ilk nükleer teslimiyettir. Bakın modern insana, yediden yetmişe hangisinin organikle bağı kalmış ki? Hemen herkes sentetik bir arayışta değil mi? Bunun cevabının evet olduğunu bildiğimiz halde korku ve endişe insanın kaçınılmaz bir tutkusu. Duygular, tutkular…hepsi birer simülasyonun siber yan ağlarına takılmış hybrid canavarlar gibi ruhsuzluklarının iştahlı tadını çıkarıyorlar.

İnsanlar bazen öyle umutsuz birer vaka oluyorlar ki; eskinin analog sıcaklığını dijital protezlerle taklit etmeye çalışırken, tıpkı bir kadavrayı elektrikle sarsıp dans ettirircesine haz aldıklarını görüyorum. Ve bu, vicdanıma hemen şu kıvılcımı atıyor:

Retro-Fütürizm aslında estetik bir nekrofili mi?

Sanatın okyanusu artık doğal mercanlarla değil, biyopunk eklentilerle, parlayan protez ruhlarla dolu. Global sahne, adeta kendi genetiğini inkâr eden bir Frankenstein estetiğine büründü. Ruhun yerini kodlar, kemiklerin yerini titanyum aldığında, nostalji artık bir özlem değil, bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Siber mezarlıklar şimdiden gurbetçilerin kodlarıyla dolup taşmaya başladı bile.

Frankenstein artık sadece bir canavar değil; o artık her birimizin siber-protezlerle süslenmiş o riyakâr kibridir. Kendi genetiğini inkâr eden bu küresel sahne, aslında insanın kendi hata yapma hakkından vazgeçip, sonra o hatayı bir vintage aksesuar olarak pazarlamasından ibaret. Gelecekten korkuyoruz çünkü orada bizim bencilliğimize ayna tutan, bizden daha dürüst bir sentetik zekâ bizi bekliyor.

Modern insan, bir eliyle kendi yarattığı algoritmaların kusursuzluğuna secde ederken, diğer eliyle analog geçmişin tozlu raflarında insanlık dileniyor. Bu tam bir araf sendromu; siber-evrenin konforunu bırakmaya cesareti olmayan, ama ruhunun o dijital boşlukta yankılanmasından ölesiye korkan bir riyakarlık. Geleceğin nükleer voltajından kaçarken, geçmişin kadavrasına elektrik verip onu bir sığınak gibi kullanmak...
İşte bu, insan türünün en büyük, en sentetik ikiyüzlülüğüdür!

İnsanın gelecek korkusu, aslında bir vicdan azabından ibaret. Kendi sığlığını ve menfaatçiliğini örtmek için teknolojiyi ruhsuz ilan edip, sonra o ruhsuzluğun içinde kendi konforlu hapishanesini inşa ediyor. Geleceğe teslim olurken gösterdiği o uysallık, geçmişe sığınırken takındığı o sahte romantizmle yarışır düzeyde. Okyanusun mercanlarını plastiklerle değiştirirken gösterdiği o pragmatik vurdumduymazlık, şimdi o parlayan protez ruhların içinde birer hayatta kalma kurnazlığına dönüştü.