Sabah uyanır uyanmaz bir insana değil, bir nesneye dokunuyoruz. Telefonun soğuk camı, günün ilk teması oluyor. O temas ne sıcak ne karşılık veren bir şey. Sadece pürüzsüz ve sessiz. Gözlerimiz henüz tam açılmamışken bile dünyaya “bağlanmış” sayılıyoruz. Bildirimler, beğeniler, hikâyeler… Daha yataktan kalkmadan başkalarının hayatlarına sızıyoruz.

Bakın garip olan şu: Sayılar bize tarihin en bağlantılı çağında yaşadığımızı söylüyor. Ama akşam başımızı yastığa koyduğumuzda, içimizde dolaşan o boşluk hissi istatistiklere hiç benzemiyor. Daha eski, daha ilkel ve çok daha kişisel. Elbette bu çelişkiye bir ad vermek mümkün: Yalnızlık paradoksu. İnsanlarla çevriliyiz ama kimseye gerçekten değmiyoruz. Kalabalıkların ortasında, sessiz bir kopuklukla yaşıyoruz.

Bir kafeye girdiğinizde bunu hemen fark edersiniz. Yan yana oturan iki insan; aynı masada, aynı kahve kokusunda. Dizleri neredeyse birbirine değecek kadar yakın. Ama bakışlar başka yerde. Parmaklar ekranları kaydırırken, zihinler başka hayatların içine düşmekte. Fiziksel olarak yakın olup zihinsel olarak yok olmak… Modern yalnızlık tam olarak budur. Yalnızlık artık kimsesiz kalmak değil, yanındakine temas edememektir.

Oysa temas, eskiden gündelik hayatın içine sızmıştı. Mahalle bakkalında edilen iki çift laf, komşunun kapısını çalıp istenen bir fincan şeker sadece bir alışveriş ya da ikram değildi. Bunlar insanın ruhunu besleyen küçük ama hayati temas anlarıydı. Şimdilerde market alışverişini tek kelime etmeden uygulamalarla yapıyor, insan sesini verimlilik adına hayatımızdan yavaş yavaş çıkarıyoruz. Hız kazandık, ama derinliğimizi kaybettik.

Bu paradoksu besleyen en güçlü mekanizmalardan biri, vitrin psikolojisi dediğimiz o tanıdık düzenektir aslında. Sosyal medya, hayatların sergilendiği bir vitrin gibi çalışıyor. Camı silinmiş, ışığı iyi ayarlanmış. İçeride yalnızca en parlak anlar var. Tatiller, başarılar, gülümseyen yüzler… Biz o vitrinlere bakarken kendi arka odalarımızı düşünüyoruz; dağınık, bulanık, küflü olanları. Kimseye göstermediğimiz, bazen kendimizden bile sakladıklarımızı. Yorgunluklarımızı, sıradan günlerimizi, içimizde biriken çatlakları.

Başkasının sahnesiyle kendi kulisimizi kıyasladığımızda kaçınılmaz bir eksiklik hissi doğuyor. Herkes bu kadar mutlu görünürken, üzülmek neredeyse ayıp gibi geliyor. Kırılganlık saklanması gereken bir kusur, acı ise hızla geçilmesi gereken bir arıza muamelesi görüyor. Oysa insanı insana gerçekten yaklaştıran şey kusursuzluk değil; tam tersine, çatlaklardan sızan o samimiyettir.

Yalnızlık paradoksunun daha sessiz ama belki de en ürkütücü yüzünden de bahsedeyim size: Kendiyle kalamamak. Bugün asansörde geçen on saniyelik bekleyiş bile fazla uzun geliyor. Telefon hemen ele gidiyor. Sessizlikten kaçıyoruz; çünkü sessizlik bazen iç sesle yüzleşmek demek. Kendiyle baş başa kalmayı beceremeyen biri, başkalarıyla kurduğu ilişkilerde de çoğu zaman bir buluşma değil, bir kaçış arıyor. İlişkiler bu noktada derin bağlar olmaktan çıkıp, boşluk dolduran geçici temaslara dönüşüyor.

Teknoloji bize sınırsız bir bağlantı vaadi sundu. Ama temas vaat etmedi. Temas hâlâ zaman ister dikkat ister savunmasızlık ister. Ama bu bağlantılar çoğu zaman temas içermiyor. Bu biraz da neye benziyor biliyor musunuz; binlerce takipçisi olan birinin, hastalandığında çorba yapacak birini bulamaması gibi. İşte modern zamanın en acı ironilerinden biri. Sayılar artıyor, ama gerçeklik inceliyor.

Bu paradokstan çıkış, teknolojiyi tamamen reddetmekten geçmiyor. Asıl mesele, ekranla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmek. Biraz daha az kaydırmak, biraz daha fazla bakmak. Göz göze gelmeye, maskesiz konuşmalara ve kendi iç dünyamızda sessizce oturmaya cesaret etmek. Çünkü bir ekrana dokunmak bizi bir ağa bağlayabilir. Ama bir insanın ruhuna dokunmak, bizi hayata bağlar.

Bu makaleyi bitirdiğimi düşünürken aklıma gelen soruyu da buraya bırakıyorum:

İnsanlar temas etmeyi unuturken, insan sesiyle konuşan makinelerin bizi anlamayı öğrenmesi bir tesadüf mü?

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti