Son haftada Başbakan Erdoğan'ın 'kürtaj' ve 'sezaryen' aleyhindeki net görüşleri bazı çevrelerce tepkiyle karşılandı. Her zamanki slogancı aydınlar bunu 'kadın bedenine karışmak' şeklinde bir basit feminizm ile açıklarken, politize olmuş gruplar da 'gündem değiştirmek' olarak yorumladılar.

Başbakan Erdoğan
'ın kişiler seviyesinde, kimsenin kürtaj ya da sezaryen yaptırmasıyla ilgilendiğini hiç sanmıyorum. Başbakan'ın bu görüşleri, bir milletin ve devletin gelecekteki iddiası ve hedefleriyle ilgilidir. 'Büyük Türkiye' idealini 'kızıl elma' hâline getirmiş bir Millî Başbakan'a sahip olduğumuz için gurur duymalıyız. Goygoycu güruhlar, başlarını apış aralarından çıkarıp dünyanın ve Türkiye'nin istikbalini görmeye çalışmalıdırlar.

Başbakan
, bilimsel verilerden hareket ederek, 'Nüfusumuzun azalmamasını istiyorsanız, bir ailenin en az üç çocuğu olmalı' demiş.
Başbakan'ın sözlerine aynen katılıyorum.
***
1960'tan sonra Türkiye bir 'doğum kontrolü' kıskacına alınmıştır. Özellikle Devlet Planlama Teşkilâtı'nın (DPT) kurulmasıyla, ayakları yerden kesik, Sovyet tarzı Gosplan modelini benimsemiş sosyalist plancılar, nüfus artış hızını Türkiye'nin en büyük sorunu olarak lanse etmişlerdir.

1960'lı yılların sonunda uzman yardımcısı olarak girdiğim DPT'deki yedi yıl süren çalışmalarım esnasında, en fazla tartıştığımız konu 'nüfus planlaması' olmuştu.

Nüfus planlamasını savunanların iddiasına göre, büyüme hızı gayri safi idi. Yani, diyelim ki o yıl yüzde 7'lik kalkınma hızı varsa ve nüfus artış hızı yüzde 3 ise, safi (net) kalkınma/ büyüme hızı yüzde 4 oluyordu. Çünkü millî gelir pastasını yiyenler arttıkça pastanın dilimleri küçülüyordu. Bu yüzden bu ekonomist geçinenlere göre, kişi başına düşen geliri artırmak için nüfus artış hızını azaltmak gerekiyordu.
Mantığın tersliğini herhalde fark etmişsinizdir: Gayri Safi Millî Hasılayı/ Millî Geliri artırmak yerine, nüfusu azaltmak... Bu görüşe, merhum Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Nevzad Yalçıntaş gibi değerli ilim adamları ve rahmetli Turgut Özal karşı çıkıyorlardı. Şehirleşme ve modernleşme arttıkça, nüfus hızı zaten kendiliğinden azalacaktı. Nitekim, 1950-1960 döneminde yüzde 3'lerde bulunan nüfus artış hızı, 1960-1970 döneminde yüzde 2'lere ve daha sonra da yüzde 1'lere kadar düşmüştü.
İyi eğitilmiş ve kalkınma sürecine sokulmuş genç nüfus, ekonomilerin büyümesinde en önemli ve dinamik unsurdur. Hızlı nüfus artışı, Türkiye'nin istikbali demektir.
***
1960'lardan itibaren dış çevreler Türkiye nüfusunun artışını engellemek için ellerinden geleni yaptılar. O yıllarda Dünya Bankası Başkanı olan ABD eski Savunma Bakanı ünlü McNamara, az gelişmiş ülkelerin ve özellikle Türkiye'nin nüfusunu azaltmak için özel projeler ve programlar uyguluyordu. Üstelik, Türkiye'de Sağlık Bakanlığı bünyesinde yeni birimler kurulmuş ve yoğun bir 'doğum kontrolü' faaliyetine girişilmişti. Bu konuda, Sağlık Bakanlığı'nın en üst yetkilileri satın alınabiliyor, bazıları özel arpalıklarla yemlendiriliyor ve bol sıfırlı dolarlara baliğ olan projeler uygulanıyordu. U

Uygulanan projelerin, özellikle Yozgat gibi Türk nüfusun ağırlıklı olduğu bölgelerde başlatılması da dikkat çekiciydi.
Hiç unutmam, 1970'te DPT'de, Dünya Bankası'nın finanse ettiği bir teknik eğitim projesini yürütüyordum. Proje hazırlıkları ve görüşmeleri tamamlandıktan sonra, hiç ilgisi olmadığı halde, Dünya Bankası uzmanları, kurulacak teknik eğitim merkezlerinde nüfus planlaması da yapılmasını istemişlerdi. Tabiî kabul etmedik ve proje kesintiye uğradı.

(Sabah gazetesinden alınmıştır)