Öncelikle meselenin, bir mezhep taassubundan çıkarılarak ele alınması gerekir.

Türkiye'de ister Sünni mezhepler geleneği içerisinden isterse Sünni olmayan mezhepler arasından gelenlerde görülen en yaygın tavır, bir cemaat ideolojisi olarak mezheplerin karşıtları hakkındaki ön yargılara dayanan yorumları ön plana çıkarmalarıdır.

Bu ön yargılar, sorunun bir kışkırtmaya, provokasyona dönük yumuşak karnını oluşturuyor. Bunun için, ön yargıların yıkılmasına dönük adımlar, toplumsal barış ve ülkenin geleceği için hayati bir öneme sahiptir.
Türkler'in, İslamiyet'in gelişinden yaklaşık 200-300 yıl sonra Müslümanlık'la tanıştıkları düşünülürse, mezhepler arasındaki tarihsel ihtilafları sonradan transfer ettikleri açıkça görülecektir. Burada İslam mezheplerinin, kendi aralarındaki doktrinal ve siyasal ihtilafların Türkler'e geç intikal etmiş olmasının, meseleyi çatışma boyutuna taşımayacak etkiler yaratması beklenirdi.

Dinî değil siyasi

Bilindiği kadar, tarihsel bakımdan uzun süre bu böyle olmuştur. Yani Yavuz Sultan Selim'in, Şah İsmail'le arasında geçen tarihsel çatışma zemini oluşana kadar, çeşitli inanç toplulukları Anadolu coğrafyasında birlikte, bir arada ve barış içerisinde yaşamışlardır. Yavuz'la Şah İsmail arasındaki problemin, bir mezhep problemi olmadığı, İslam içi doktrinal bir meseleye tekabül etmediği açıktır.

Mücadelenin esası, Anadolu'dan İran'a kadar, bu büyük coğrafyada siyasal hükümranlık üzerinedir. Bir tarafta merkeziyetçi bürokratik bir dünya imparatorluğunun hükümdarı olan ve bu imparatorluğun değerlerini temsil eden Yavuz Sultan Selim Han, diğer tarafta ağırlıklı olarak Türkmen topluluklarını, göçebe ve yarı göçebe kabileleri bir siyasi birlik haline dönüştüren ve bunu bugünkü İran coğrafyasından Anadolu'ya taşımak isteyen Şah İsmail bulunmaktadır.

Şah İsmail'in dayandığı toplumsal zemin, merkeziyetçi imparatorluğun bürokratik yapısını ve o yapı içerisinde önemli müesseseler haline gelmiş olan hukuk düzenini, pazarı, ticareti, kent düzenini, devşirme sistemini geleneğe aykırı bulmaktadır.

Hatta Osmanlılar'ın "Türkmen geleneğinden uzaklaşıp Frenkleştiğini" iddia ederken, en çok imparatorluğun hem yönetim kadrosunda yer alan devşirme bürokrasiyi hem de askeri unsurlar arasındaki "profesyonel orduyu" oluşturan yeniçerileri hedef göstermekteydiler.

İmparatorluğun yerleşik medeniyet geleneğini biçimlendiren Sünni-İslam anlayışı karşısında, heterodoks Müslümanlar, Şah İsmail'in temsil ettiği siyasi organizasyonda kendilerini bulmuşlardır.

İnanç ve barış

Meselenin tarihsel boyutuna işaret etmemizin sebebi, bugünkü mezhepsel kutuplaşmaların, inanç temelli olmaktan çok siyasal nitelikler taşımasıyla ilgilidir. Günümüzde bu durumun, kendisini sol diye konumlandıran, 'solcu-mezhep çatışmacısı' sıfatı taşıyanlarca sürdürülmeye çalışılması ilginçtir.

Burada çok önemli diğer bir husus ise belli bir mezhep anlayışıyla ibadet etmek isteyen, o inancın gereklerini yerine getiren insanların taleplerinin muhatabının devlet olmasıdır. Diyanet İşleri'nin bu tarihsel ve siyasal meseleyi kendi dayandığı inanç anlayışı içerisinde yorumlaması ve hükme bağlaması asla doğru değildir.
Türkiye'de laiklik sorunu, devletin Sünniler'in dinini tanımlamaya kalkan, onu yönetme hakkını da kendi tekelinde gören bir anlayışta ortaya çıktığı gibi, kendisinin olumladığı alanın dışındaki inanç ve ibadet biçimlerini yok saymasında da kendisini göstermektedir.

İnananlar, kendi inandıkları biçimde ibadet etme ve yerini seçme hakkına sahip midirler, değil midirler? Devletin bu meselede ortaya koyacağı demokratik tavır, sokaktaki provokasyonların önünü de kesecektir. Unutmayalım ki, İslam'ın bir anlamı da barıştır.


(Bugün gazetesinden alınmıştır)