Yeni hükümet artık şekillendi. Bu hafta programını okuyacak, güvenoyuna gidecek. Meclis aritmetiğine göre iki koalisyon partisinin sandalye toplamı rahat bir şekilde görev başı yapılabileceğine işaret ediyor. 

2005lerden bu yana çok şey değişti. 25.09.2006’da bir gece yarısı operasyonuyla “Egemen” ve “Avcı” bir yaklaşımla DPO ve UBP’den satın alınan milletvekilleriyle yönetimden uzaklaştırılan DP ve Denktaş ailesinin son ferdi, ne tesadüftür tekrar CTP ile ortak olarak iktidara geri döndüler. 

Tabii durum çok farklı. Bir kere CTP yönetici ekibi çoktan değişti. Öyle Ankara ile yatağa girip hamile kalmış bir durum yok CTP’de. Dahası birçok gelişmenin Ankara’ya rağmen olduğunu en azından bu yazar çok iyi biliyor. 

DP de 2006’daki üç adamlık parti değil tabii ki. O zaman üç taşın biri çekilince bina çöküvermişti. Şimdi CTP sadece 21 sandalyede, DP ise DP-Ulusal Güçler olarak tam 12 sandalyeye sahip. Dahası, o zamanki DP’de babasının büyük adının altında ezilmekten bıkmış, bunalmış kendini ispat derdinde bir Serdar Denktaş vardı, bugün siyasette pişmiş bir Serdar Denktaş’ın yanı sıra Derviş Eroğlu gibi bir de “saha dışı danışman” var. 

Tabii ki güven bunalımı tekrar başlayabilir, bu koalisyonu kavurabilir. Nitekim başta sendelemenin sebebi de bu değil miydi? Ancak CTP lideri Başbakan Özkan Yorgancıoğlu ve ekibi 2006’nın hatalarının tekrarlanmasının mümkün olmadığını; ortağının iç işlerine karışmayacaklarını bir şekilde Denktaş’a ve ekibine anlatabildi. 
Bu işle ilgilenen herkes perde arkası gelişmeleri esasında gayet iyi biliyordu. Bu süreçte Yorgancıoğlu iki kez Ankara’ya davet edildi. Her iki kez Yorgancıoğlu topu bu sonbaharda kendine karşı adaylık hevesindekilerin de bulunduğu MKYK ve Parti Meclisine pas geçti. Nihayette Ankara’nın “UBP ile koalisyon” baskısına rağmen DP ile koalisyonun “parti yetkili kurullarında” ve “parti örgütüne danışılarak” verilmesini sağladı. Bu başarıya şapka çıkartılır. Sadece yeni bir başbakan değil, yeni bir oyun kurucu kazandı Kıbrıs Türk siyaseti. Şimdi mesele Yorgancıoğlu kurdun hiç de az olmadığı CTP ormanında liderliğini ispatlayabilme imkânı bulup bulmayacağı. 
Kısacası yeni koalisyon ile yeni bir başlangıç yapıldı… 

Yeni hükümet hemen bir-iki ay sonra kendisini çok yoğun bir gündemle karşı karşıya bulacaktır. Her ne kadar “görüşmeci cumhurbaşkanı” deyip arkasına sığınma gibi bir imkan varsa da Dışişleri Bakanı dostum Özdil Nami geçmiş görüşmeci tecrübesini de devreye sokup aktif bir rol üstlenecek, süreci hızlandırmaya çalışacaktır. Güçlü meclis desteğine sahip hükümetin ortak siyaset geliştirebilmesi halinde (ki iki parti arasındaki temel farkların aşılması çok zor görünmektedir) uzlaşı çözümü konusunda KKTC’de daha önce görülmemiş derecede gülcü bir pozisyon oluşabilir. Esasında buna çok ihtiyacımız vardır. 

Peki sonuç ne olacak? Tabii ki Rum tarafı topu taca atma gayretlerine devam edecek, zamana oynayacak. Çözüm ister gibi yapıp, istemeyecektir. Mesele Türk tarafında Rum tarafını zora sokabilecek siyasetin ve siyasi kararlılığın mevcut olup olmadığıdır. 

Ancak bu noktada bir de küçük uyarım olacak; Kıbrıs meselesine bütünlüklü çözüm aramak zorundayız. Görüşmeler tıkandı, Maraş’ta hareket süreci güçlendirir falan gibi sorunu kompartımanlara bölme tuzağına bir şekilde düşersek, görüşme sürecinde Rumların bir sonraki talebinin “Girne’yi verirseniz” veya “Güzelyurt’u verirseniz” görüşürüm olacağını unutmamak lazım. 

KIBRIS KİMİN UMURUNDA? 

Biz Kıbrıslıların diğer adalılar gibi bazı takıntıları vardır. Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım hep kendimizi merkeze koyar, hep o küçücük adada yaşıyormuşuz, hep sınırlar çok yakınmış ve ötesi de yokmuş gibi davranırız. Bizim dediklerimiz hep en doğru, bizim düşüncelerimiz tüm fikirlerin en müthiş olanıymış gibi… 

Adalılık bu belki de. Adada yaşasanız da, sonra Londra’ya, Istanbul’a, Ankara’ya gidip oralara yerleşseniz de… Dahası hayatında Kıbrıs’a birkaç kez gelen ikinci ve hatta üçüncü nesilde bile şöyle azıcık eşelediğinizde derinin altından aynı inatçı, dediğim dedik Kıbrıslıyı bulursunuz. 

Şikayet mi ediyorum bu durumdan? Yoo, övünmek gibi olsun, Kıbrıslıyım. 
Haset ortamının hüküm sürdüğü benim küçücük ülkemin basın sektöründe yapılmayacak bir şeyi yapıp bir dostun yazısını övmek istiyorum bu haftaki yazımda 
Bilmem okudunuz mu? Hasan Hastürer aynı ben ve diğer yazarlar gibi her zaman muhteşem yazılar yazmıyor ama iyi bir hikâyeci ve yaşanılanları hikâyeleştirdiği zaman muhteşem yazıyor. Ellerine sağlık. Bu hafta “Kıbrıs, kimsenin umurunda değil...” başlıklı yazısında İstanbul’a yaptığı ziyareti Küçük Kaymaklı’dan göç ettikleri dönemden başlayarak bir zamanlar adada askerliğini yapmış olan taksi şoförünün anlattıklarıyla döşeyerek anlatıyor. Ez cümle diyor ki bu küçücük adada herkes dünyanın en önemli yerinin Kıbrıs olduğunu, herkesin dikkatinin Kıbrıs’a odaklandığını düşünür ama askerliğini Akdoğan’da yapan şoförün dediği gibi “Kıbrıs kimsenin umurunda değil ki. Umurumuzda olsa mutlaka daha çok bilgimiz olacaktı.” 
Gelişen, değişen ve yaşam kavgasının olabildiğince yoğunlaştığı Türkiye’de 1983lerden bu yana bir ayrı gerçek yaşanıyor. Giderek artan dozda bireyselleşen, bireyselleştikçe özgürleşen ama bir o kadar da birlik olmaktan uzaklaşan bir ülkeyle karşı karşıyayız. Doğrusu belki de bu. Belki durup dururken paniklemenin, battık bittik edebiyatı yapmanın anlamı yoktur. Nihayette serbest ekonomi dediğimiz, serbest piyasa ekonomisi dediğimiz bu düzende her şeyin bir fiyatı yok mudur? 
Kaşları kaldırmayın lütfen… Acı da olsa gerçekleri kabul etmek varsa hataların düzeltilebilmesinin tek yoludur. Hatanın farkında değilse insan hep tekrar eder durur, üstelik de “bak ben ne güzel yapmışım” diye bir de “aferin” bekler. 
Dostluklar beslersin, büyütürsün. Bir bakarsın ki bir makam uğruna ezip geçmiş, çiğnemiş dost bildiğin en kıymetli değerlerini. Niye? O makamın fiyatına seni ezip geçmek de dahil sanıyor da ondan. 
Eskiden bir Kıbrıs meselesi vardı. Ulusal mesele idi. Bakın artık “mesele” de kalmadı, “dava” da. Israr ederseniz bu kelimeleri kullanmaya bulursunuz kendinizi ya Silivri’de ya da Mamak’ta. Ticarileşti her şey. Şimdi bir hafta Suriye, diğer hafta Mısır. “Patron öyle istiyor” ne yapalım. Patron kim? Haberiniz yok mu, tabii ki başbakan. 
Eskiden televizyonlarda önemli günlerde üst sağ köşeye Atatürk resmi veya Türk Bayrağı yerleştirilirdi. Şimdi bilmem ne örgütünün dört parmaklı işareti… Niye? Başbakan bir yerde halka öyle selam vermiş… Özgür medyanın biat etmiş versiyonu… Ne demiş o zındıklardan bir tanesi? Demiş ki başbakanı yeni halife, kendisi de ona biat ediyor…. İşte bu biat kültürüyle kavgamız zaten. 
Şimdi Kıbrıs nerede diye sorsak neredeyse doğru cevap alamayacağımdan korkuyorum. Geçenlerde önemli gazetecilerin ve siyasilerin bulunduğu bir ortamda birisi “Pasaportum olsa bu bayram döneminde Kıbrıs’a giderdim ama doldu yenileyemedim. Kısmet olmadı, gidemedim hiç şimdiye kadar” demez mi? 
Rahmetli Kurucu Cu7mhurbaşkanımız Rauf Denktaş’la Anadolu’yu şehir şehir gezip Türk halkına Kıbrıs meselesini anlattığı o zamanlara şahit olmuş birisi için TBMM çatısı altında Kıbrıs’tan Kıbrıs Türk halkından bihaber “kıdemli” siyasetçi görmek tabii ki çok üzücü idi. 
Ama gerçek aynı. “Umurumuzda olsa mutlaka daha çok bilgimiz olacaktı.”

(Star Kıbrıs)