Leyla Zana'yı çoğumuz, beyaz Renaultlarıyla, asit kuyularıyla, cezaevi işkenceleriyle meşhur 90'lı yıllarda, başına taktığı sarı-kırmızı-yeşil bantla Meclis kürsüsüne çıkıp Kürtçe cümle kurması ve bu kabahatinin bedelini dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ve 11 yıl hapis yatarak ödemesiyle tanıdık.

Fikirlerine katılırsınız katılmazsınız, ancak kürt meselesi açısından 90'larla kıyaslandığında sonsuz bir konuşma ve eyleme özgürlüğü sunduğunu vicdan sahibi herkesin onaylayacağı bugünün siyasi atmosferinde karından atıp tutanlara bakmayın, Leyla Zana'nın o dönem yaptığı yürekli bir işti. O kadın, 'inandığıyla amel etmenin' haniyse intihar anlamına geldiği o günlerde, değme erkeğin cesaret edemeyeceği tehlikeyi göze aldı, bedelini de linç edilmek suretiyle çatır çatır ödedi. O'nun hikayesini, milletvekili olup rejimin sinir uçlarına dokunmaya 'cüret eden' bir başka kadının, Merve Kavakçı'nın kaderiyle benzeştirmişimdir hep. Her ikisine de saygımız vardı...

Ancak Merve Kavakçı'dan farklı olarak, hayat tarzı ve fikirlerine kısmen katılmadığım Leyla Zana'ya duyduğum saygı, geçtiğimiz yıl 12 Haziran seçimleri arefesinde yaptığı konuşmayla yerini daha derin bir duyguya bıraktı: "Acaba bu sefer de türban mı takıp gitsem. Ecelime mi susadım, hayır. Bu başbakan çok umut verdi ama üniversiteden pek çok kızın hayatını kararttı. Eğitim alıyorlar. Beynini değiştiremediğin insanın örtüsünü değiştirmişsin ne olur. Biz her şeyi total aldığımız için bir türlü değiştiremiyoruz. Kürtlerde de, Türklerde de ara formül yok. Bırakın, eğitimini bitirsin, ondan sonra tartışılsın. Öyle bir şey yapsam ama bana kalmaz. Birileri bu görevi yerine getirmeli. Bir hakkın gaspı varsa, o hak verilmeli. O parlamento tektipliği öngörmüş. Herkes koyu renkli elbiseyle gelmeli, başı açık gelmeli. O parlamento insani gasplardan vazgeçmeli. Yemin metni de birkaç dilde edilmeli. Etnik kimlikten sıyrılmalı. Başbakan istese bunu rahatlıkla yapabilir."

"Başbakan'ın umut verdiği ama pek çok kızın hayatını kararttığı" düşüncesine elbette katılmadım, bunu yazdım da. Bugün örtülüler üniversitelere girebiliyorlarsa, buna olanak sağlamış olan kişi başörtülülerin hayatını kararttığı söylenen Başbakan'dır.

Ancak, o ve benzeri cümlelerde Leyla Zana'yı değerli kılan bir şey vardı: samimiyet. Bu ülkedeki insanların iyiliğinin düşünürmüş gibi yapan, ama aslında tek düşündükleri hinoğluhinlik olan sözde kanaat önderlerinin "biz bir süreliğine başımızı örtelim, ama siz de bir süreliğine açın" diyerek, eşitlik önerir görüntüsü altında kurnazlık peşinde koşmaları ne derece alçakça bir niyet taşıyorsa, Zana'nınki o derece yüksek bir ahlak ve inanış perspektifinden süzülüp önümüze akıyordu, damdan düşenin halinden damdan düşen anlar sazsözünün bir sağlaması mıydı bu, bilmiyorum ama Zana'nın cümleleri 'öteki'ni anlamaya çabalayan bir kalpten çıkıyordu. Başörtüsü Leyla Zana'nın derdi değildi, ancak kendisinin olmayan bir derde, içtenlikle ve insanca yaklaşmayı başarmaksa mesele, Zana'nın yaptığı buydu.

Bugünlerde ise, -her ne kadar şehit cenazeleriyle büründüğümüz keder ve ardından gelen Suriye krizi nedeniyle gündemde kalamamışsa da- "Başbakan bu işi çözer" dediği röportajla aynı şeyi yapıyor Leyla Zana. 90'lı yıllarda, devlete yani yerleşik otoriteye meydan okuyan ve başkaldıran o kadın; çözüm için elini attığı her dal PKK ve uzantıları vasıtasıyla kurutulan, aynı odaklar tarafından çaresizleştirilmeye çalışılan hükümete rol ve başarı ihtimali atfederek bu sefer BDP, PKK ve KCK sacayağının yerleşik otoritesine meydan okuyor. Bunu, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın ise Leyla Zana'ya yönelik kurduğu; "Leyla'yı Leyla yapan, Mecnun'un aşkıdır" cümlesi de kanıtlıyor.

Oysa, Leyla'yı Leyla yapan, ödediği bedellerdir. Demirtaş'ın sözünü ettiği, mitlerde yaşayan, edilgen bir masal yaratığıdır.

Leyla Zana, yarın Başbakan'la görüşecek ve "analar daha fazla ağlamasın" ortak temennisine hizmet adına, çözüm önerilerini sunacak. Umarım hayırlara vesile olur. Umarım bu türden insanlar, her iki tarafta da giderek çoğalır...

(Yeni Şafak gazetesinden alınmıştır)