Bize ait olan ….’la başlayan cümleler çok tehlikeli oluyor.

Bize ait olan dünyaca ünlü yapının kapılarını tekrar ‘bizimkilere’ açalım istiyor bir grup. Ayasofya için bizim demek iddialı bir laf olur, altı da pek dolmaz… yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşayan farklı kültürlerde halklara kapılarını açmış böylesine özel bir mekan senin benim kavgasından çıkıp artık bizim olmalı, bu sefer gerçek anlamıyla; “hepimizin”.


“Biz”in olduğu yerde bir de ötekiler oluyor ve ekonomi söz konusu olunca ‘kaynaşalım’ diye çırpınan halklar millet, din, din, ırk gibi etik değerler gündeme gelince kutuplaşmayı tercih ediyor… ve maalesef sabah akşam sudan bahanelerle birbirine giriliyor ötekilerle. “Ait olmak” ise cümlenin biz’den çok daha tehlikeli parçasını oluşturuyor… sondaki fiili söylemden çıkarıp eyleme dönüştüren, tartışmadan başlayıp savaşa kadar uzun bir yol aldıran itici kuvvet de diyebiliriz.


Sahiplenmenin sınırlarını çizemeyen, azı karar çoğu zarar kavramı aklına bir türlü yer edemeyen, ezberlerle kolayca kışkırtılan, başkasınınkini çok kolay kendininki yapabilen insanoğlu varlığına, benliğine, sahip olduklarıyla anlam katabiliyor… Oysa ne biz diye bir şey var dünyada ne de bize ait bir şey aslında… Hanlar hamamlar dikiyorsunuz yıllarca çalışıp, rüzgara, sele kaptırıyorsunuz, diyelim tuttunuz elinizdekini, cebinizdekini, evinizdekini, ölüm var şunun şurasında üç beş yıla, bırakıp gidiyorsunuz arkanızda… Paylaşmadığınız ‘sizinki’ mutluluk vermiyor.


Ayasofya’nın ibadete açılması, tekrar cami sıfatının kazandırılması için çalışmalar var. Kime karşı olduğunu çözemedim ama ses tonu yüksek, hafif provakatif, hani neredeyse başkaldırı kıvamında söylem ve hareketler. İstanbul’un fethi kutlamaları ile gündeme geldi en son. (Şu fetih lafını da hiç sevememişimdir, hep kanlı bir işgal gelir gözümün önüne. Genellikle ‘insan’ kimliğiyle baktığım için dünyaya, savaşla gelen ganimet  kutlaması hoşuma gitmez. İnsansız bir coğrafyaya yerleşmek fetih olarak adlandırılmaz, hayat olan, insan olan yerleşim bölgesini ele geçirmek savaşarak olur, hep yıkım, kıyım, halaç edilmiş hayatlar, ölümler, sürgünler… Bu tip ‘edinmeler’in ‘bizim’e uzanması başkalarının canının yanmasıyla, ölümleriyle gerçekleşmişse neyi kutlarız anlamam.)


Yapımına 532’de başlanan ve 7 yılda bitirilen kilise Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethi ile cami olarak kullanılmaya başlanmış, 1935’de müzeye çevrilmiş. Dünyanın en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya’nın yapılış amacındaki gibi yine ibadete açılması tabii ki çok güzel olur ama bu yapıyı dinler arası barış ve kardeşlik sembolü olarak ortak kullanıma açsak, müze bölümünü koruyarak her dinden vatandaşımızın ibadetine uygun parçalı bir hale getirsek çok anlamlı, Türkiye’ye çok yakışan bir girişimde bulunmuş oluruz. Bence tam yeri ve tam zamanı. Sadece Müslümanlar ve Hristiyanlar değil Yahudiler de bu mekanda ibadet edebilmeli. İbadet yerinde ulaştığınız, seslendiğiniz, dinlediğiniz aynı “Yaratan” olduktan sonra ve dinler barış, kardeşlik ve paylaşma esasına dayandığına göre böyle bir mekan, mezhep savaşları adına sürekli kan dökülen şu çağda güzel bir adım olur. Bu paylaşım ‘Kutsal Topraklar’ için kan döken halklara da yeni bir ufuk açar.


Ucu bucağı belli hepi topu bir yuvarlak taş parçası dünyada, birlikte huzur içinde yaşamak için kimseyi itip kakmadan, savaşmadan, aynı kaldırımlarda yürüdüklerimizi, aynı toprakları paylaştıklarımızı, ayılıp bayılıp yanak yanağa sarılıp sarmalamasak da tevazuyla, nezaketle ve en önemlisi saygıyla selamlamayı, ortak değerlerde buluşmayı ve paylaşmayı öğrenmek zorundayız. Ayasofya’yı (gönül ister ki İstanbul’u) dinler kardeşliği merkezi yapalım, bu fırsatı değerlendirelim derim ben.


(Bugün gazetesinden alınmıştır)