BANA gelen okur mesajlarına bakıyorum.

Hükümetçisi de, hükümet karşıtı da...
“Türkiye bir yıldız gibi parlıyor” diyeni de, “Türkiye yerin dibine batıyor” diyeni de...
“Büyüyoruz” diyeni de, “ufalıyoruz” diyeni de...
“Her şey çok güzel olacak” diyeni de, “her şey çok kötü olacak” diyeni de...
Hep aynı noktada buluşuyor.
Diyorlar ki:
“Ey Ahmet Hakan... Senin de nerede durduğun belli değil. Bir duruşun yok”.
Doğrudur.
Benim bir duruşum yok.
Ve nerede durduğum belli değil.
* * *
Mesela...
Darbe girişiminde bulunmak suçundan hapislere doldurulan askerlerin adil yargılanma hakları ihlal edildiğinde derhal o askerlerin yanında hizalanırım.
Ama aynı zamanda...
“Darbenin hiçbir mazereti olmaz, olamaz. Nokta” diye yazmaktan da kendimi alıkoyamam.
* * *
Mesela...
“Dindar gençlik yetiştireceğiz” sözüne “çocukları rahat bırakın, eğitim bir torna tezgâhı değildir” diye şiddetle itiraz ederim...
Ama aynı zamanda...
İsteyene din eğitimi dersi verilmesinin bir insan hakkı olduğunu söylemekten ve “4+4+4”e din eğitimi açısından destek vermekten de kaçınmam.
* * *
Mesela...
İktidardakilerin tahammülsüzlüğüne, kibrine, hep kendine yontmasına, “çoğunluğun borusu öter” anlayışına, adaletten sapmasına karşı çıkarım.
Ama aynı zamanda...
İktidardakilerin her yaptığını “kötü” gören, her yaptığına “muzır” diyen, her yaptığına “baştan karşı” bir pozisyon içine giren biri olmam.
* * *
Mesela...
İktidarın yeni bir statüko oluşturduğuna dikkat çeker, yeni oluşan bu statükonun eskisinden o kadar da farklı olmadığını yazarım.
Ama aynı zamanda...
Eski statükonun günahlarını, suçlarını, kabalıklarını, zorbalıklarını, zorlamalarını, tutarsızlıklarını da sayıp dökmekten imtina etmem.
* * *
Bu memlekette nerede durdukları belli olan o kadar çok köşe yazarı var ki...
Hepsinin bir duruşu var.
Her gün köşelerinden “duruş” sergiliyorlar.
İki ana “duruş” var Türkiye’de:
BİR: Fotokopi gibi yazılarla hükümetten her gelene “eyvallah” deme duruşu...
İKİ: Fotokopi yazılarla hükümetten her gelene “yuh” çekme duruşu...
Diyeceğim o ki: Bunca “duruş sahibi” köşe yazarı arasında benim gibi “nerede durduğu belli olmayan” birini de idare etseniz, arada kaynatsanız.
Olmaz mı?
Kurtarmaz mı?

Suriye üzerine radikal tezler

- Suriye ordusu şehirleri tanklarla kuşatıp halkına bombalar yağdırırken birileri “Emperyalizmin kirli oyunları”ndan söz ediyorsa bilin ki katile soluk aldırmaya çalışıyorlardır.
- Suriye yönetimi 9 bin kişiyi katletmişken birileri “düne kadar dosttuk, ne oldu da düşman olduk” diye soruyorlarsa bilin ki ya safa yatarak ya da konuyu çarpıtarak katile arka çıkıyorlardır.
- Suriye yönetimi barışçı gösterilerle ayağa kalkan insanların üzerine bombalar yağdırırken birileri olayı “devlet ile teröristlerin çatışması” şeklinde sunuyorlarsa bilin ki kirli propaganda yapıyorlardır.
- Suriye’de yönetimin gaddarlığını ve barbarlığını dile getiren insanlara “Amerikancı” ya da “İsrailci” yaftasını basanlar bilin ki kendilerine “katil diktatörcü” denmesini hak ediyorlardır.
- Suriye’de yönetimin göz açtırmadığı, her türden baskı ve şiddeti uyguladığı insanlar, bütün olumsuz koşullara rağmen ayağa kalkmayı başarıyorlarsa bilin ki kahramanca bir iş yapıyorlardır.
- Suriye ordusu Hama’yı ve Humus’u tank ateşiyle hayalet kente dönüştürüyor ve tanklarını milim geri çekmeye rıza göstermiyorken “Esad’a şans vermeliyiz” diyenler, bilin ki katile hayat öpücüğü veriyorlardır.
- Suriye’deki toplu katliamlar ile PKK olayını aynı düzlemde göstermeye kalkışanlar, bilin ki Suriye’deki toplu katliamları ve diktatörlük idaresini meşrulaştırmaya çalışan kirli propaganda aygıtlarıdır.

‘O herif öldü’ yazacaklarmış

MERAL Okay’ın ölümünün ardından Akit gazetesinin internet sitesinde “O kadın öldü” diye yazdılar.
Bunu eleştirdim.
Bunun üzerine bana da saldırmışlar.
Şöyle demişler hakkımda:
“Sen ölünce de ‘o herif öldü’ diye yazacağız”.
Kendilerine şöyle sesleniyorum:
Yazın...
Yazmazsanız hatırım kalır.
* * *
Siz ki hayatın ve Allah’ın en büyük imtihanı olan ölümün bile bir şey öğretemediklerindensiniz.
Ölümün insana sunduğu “kendi kendisiyle yüzleşme fırsatı”na yüz çevirmişsiniz. Ölüm bile sizi insani eşiğe getiremiyor.
Ölüm üzerinden laf ebeliği yapan, çamur atmaya devam eden, kin ve nefret üreten tiplere ne denebilir ki?
Ölüm gibi anlamlı bir olgunun bir vakar noktasına getiremediği tipler, tabii ki düşüklükte sınır tanımayacaklardır.
* * *
İşte bu nedenle...
Ben ölünce bu tiplerin ardımdan yapacakları her türden “kötü bilirdik” şahadeti, benim için ancak kurtuluş vesilesi olur.

Orduevi ve sakal

GAZETECİ Ruşen Çakır’ı Fenerbahçe Orduevi’ne almamışlar.
Gerekçe: Sakallı oluşu...
* * *
Askerler orduevlerine sakallıları...
15 yıl önce de almıyorlardı.
10 yıl önce de almıyorlardı.
5 yıl önce de almıyorlardı.
O dönemlerde ne yapıyorduk?
Ne yapacağız?
Çok cesurca olmasa da askere yükleniyorduk.
* * *
Ama son dönemde işin şekli değişti.
Artık asker sivil iktidarın emrinde...
Artık Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız subay adaylarına gelecek ufukları çizen konuşmalar yapıyorlar.
Artık “bildiri yayınlama” dönemi kapandı.
Artık askere vurmak sonuna kadar serbest...
Artık askeri vesayetin v’sinden bile söz edilemiyor.
* * *
Böyle bir dönemde...
Birileri sakallı oldukları gerekçesiyle orduevlerine alınmıyorsa bunun birinci derecede muhatabı ve sorumlusu hükümettir.
Hükümet mensupları ya “siz bakmayın attığımız havaya, askeri vesayeti tam olarak sona erdiremedik, askerler hâlâ bizi dinlemiyorlar” demelidirler.
Ya da emirlerindeki askerleri bu konuda hizaya getirmelidirler.
İkisinin arası olmaz.
Parola şudur:
Muktedirsen muktedir gibi davran, değilsen değilmiş gibi davran.

(Hürriyet)