-Alo...İshak Abi söylemişti ama yine de sorayım. Beni yemiyorsun, değil mi?

-Alo...Alo...Ekmek, Musa çarpsın ki, Halid Meşal koynuma girsin ki doğru söylüyorum. Çok ama çok özür dilerim. Bin defa özür dilerim. Yaptık bir eşşeklik! 31 Mayıs 2010’dan beri, nerede ise 3 yıldır geceleri hiç uyuyamıyorum. Her gecem ayrı bir kâbus. Artık vicdan azabına dayanamıyorum. Ben de insanım...

-Yeme beni, sana bir söyleten var.

-Yok yahu, sadece vicdanımın sesini duydum.

-Vicdanının sesini ta buradan ben de duydum, yanında sana fısıldayan ses Hüseyin mi?

-Şey... Barack da öylesine bir uğramıştı.

-Ayy dayanamayacağım! Ver bari bir sesini duyayım. Yüzüne hasret kaldım ama sesi de yeter!

(Ufak bir cızırtı.)

-Mr. Primeminister. Ben Barack. Nasıl derler siz ısrarla diyorsunuz Hüseyin!

(Olağanüstü bir heyecanla, oturduğu yerde eli ceket düğmesine giderken)

-Sayın Presidentim, önce arz-ı hürmet ederim. Hazır yakalamışken sorayım. Bibi bir şeyler söylüyor da ciddi mi? Zat-ı alileriniz garantör müsünüz?

-Ulan Başbakan, affedersin sayın Başbakan. Ben söyleyeceğim de Bibi ciddi olmayacak haa! Ben adamın bibisini keserim be!

-(Yutkunma sesi. İçinden) Bibisini değil imanını bile kesersin! Ahmet’e işaret parmağın ile “gel buraya çektin!”. Üç gün imamlara okuttuk. (Sesli) Tamam Başkanım...Sizin sözünüz bizim için senettir. Tekrar arz-ı hürmet ederim. Özür, tazminat, Gazze’ye ablukaya son...Hepsi var değil mi?

-Var, var! Ortaya karışık yaptırdık bir şeyler.

- Heyt be! Allah verdikçe veriyor! İki gün üst üste hem Apo’yu mat ettim hem Bibi’ye geçiiir...İyi günler Başkanım.

-Kal sağlıcakla sayın Primeminister. Sen bize lazımsın!

(Telefonun bir ucunda kişiler kendi aralarında fısır fısır konuşurlar.)

-Ahmet, duydun mu? Bana “sen bize lazımsın!” dedi. Ben kesin “President” oluyorum! Aynen Hüseyin gibi!

-Bana da artık Primeministerliği çok görmezsiniz! 

-Başkan’ın özel kalemine primeminister deriz, olur biter.

(Telefonlar kapanır.)
                                                                     ***
(Ortadoğu’da bir çadır)

-Yahu President! Sen bu kadar bastırınca dayanamadım, her şeye evet dedim ama bunu millete nasıl anlatacağım?

-Gerçeği söyleyeceksin!

-Ne demek bu! Nasıl olur?

-Sana yalan yakışmaz. Halka doğruyu söyle. ‘Suriye’yi kontrol edebilmek için bu özür şarttı. Türkiye Suriye konusunda böyle başıboş kalmaya devam ederse hem bir halt yiyemiyor hem de elindeki silahlar, Musa esirgesin, El Kaide’nin eline geçecek. Ben bu özürle hem Suriye’yi dize getireceğim hem İran’ı kuşatacağım. Beğenmeyen öte gelsin’ diye naralan, bak muhalefetten gık çıkıyor mu?

-Haklısın Başkan! Apo da RTE’yi bol soslu bir birleşik federasyona ikna etti mi... Salarız Kürtleri üzerlerine. Ne Suriye kalır, hatta ne İran! Öte yanda Irak petroleri de tamamen denetim altında...Yaşasın Büyük Kürdistan Federasyonu!

(Başkan elindeki kadehi kaldırır.)

-Yaşasın Apo-Bibi kardeşliği!

(Ev sahibi kızarır, memnun olmuştur. Birden yine akıl eder)

-Peki, Gazze’den ablukayı kaldırmayı millete nasıl anlatacağım?

-Yahu Bibi, yine gerçekleri anlat. ‘Ben sadece ve sadece Gazze’ye dışarıdan gelen silahlar bizim için tehlike oluşturmaktan çıkınca ambargoyu kaldıracağım, o da yavaş yavaş olacak’ de!

-Yaşa be President!... Siz yoksa Kayserili misiniz?

-!!! Nereden çıktı bu? Ben elhamdürüllah doğma büyüme Amerikan kırmasıyım!

-Tarihte Yahudileri suya götürüp susuz getiren sadece Kayserililer olmuştu da, ondan yana sordum!

-Evvel Allah, elde beyzbol sopası olunca Kasımpaşalılar bile yola geliyor.

(Birden)

-Bibi, Kayseri dedin de aklıma geldi, Mr. Rose’u da arayalım. Gönlünü alalım. Kenarda ısınmaya devam etsin! Gül ola, harman ola!      

(Yurt'tan)