banner815

Melisa SÖZEN: Her gün uyandığımda başka biri oluyorum

Melisa Sözen'in yeni filmi 'Pazarları Hiç Sevmem' vizyonda. Çoğunlukla dram ağırlıklı rollerde izlediğimiz Sözen, bu sefer, güzel veya örnek vatandaş olmak gibi dertleri olmayan, kendi tabiriyle 'dan dun bir kadın'ı canlandırdığı için ayrı bir mutlu.

Ne işi ne aşkı ne tadı olanlar… Bu durumun getirdiği ruh haliyle kendini eve hapseden, arkadaşlarının “Gel işte. Ne yapacaksın ki evde?” sorusuna “Ağlarım herhalde” diye yanıt verenler… Tam size göre bir film bu. Hem umut dolmak hem de akıbetinizi görmek için... Adı, ‘Pazarları Hiç Sevmem’. Başrolde Melisa Sözen ve Edhem Dirvana. Ekipte ayrıca Ayşen Gruda, Hasibe Eren, Ezgi Mola ve Umut Kurt. Film, Deniz’in, ağır hasta babasının vasiyetini yerine getirmeye çalışan Oğuz’un hayatına pat diye girmesiyle başlar. Deniz’in işi yoktur, aşkı yoktur, keyfi yoktur, yoktur da yoktur! Her ikisi için de durum hiç iç açıcı değilken, bir yolculuk beklenmedik şekilde bazı şeyleri değiştirir... Daha fazla anlatıp, işin büyüsünü bozmayalım ama şunu belirtelim: Melisa Sözen ile bundan yaklaşık bir yıl önce bir TV dizisi için bir araya gelmiş, ağırlıklı olarak dizi sektörünü konuşmuştuk. O zaman, kocası tarafından aldatılmış çilekeş bir kadını oynuyordu. Şimdi, ‘Pazarları Hiç Sevmem’ filminde çok daha naif, hesabı kitabı olmayan, inandığı şeylerin peşinden haldır huldur gidebilen bir karakterle karşımızda... En iyisi, devamını kendisi anlatsın... 

Bana sorarsan pazar günleri evlat olsa sevilmez. Sende durum nedir? 

Ben de çocukken ertesi gün okul olduğu için hiç sevmezdim ama yine de umut günüdür, güneşlidir gibi gelir bana pazar günleri. O yüzden şimdi o güne karşı öyle bir antipatim yok. 

Bundan birkaç yıl öncesine kadar pazarlar en yoğun gündü. Özellikle anneler için… Ütü, yemek, temizlik, çocuğun banyosu, ödevi… 

Evet ama artık öyle değil neyse ki. Ya da belki yaşımız büyüdüğü için bize öyle geliyor. Yani belki başkaları için devam ediyordur bu sendrom. Ama benim için pazarları daha iyi bir anlam taşıyor artık, orası kesin. Yaptığım mesleğin de belirli bir günü yok, “Pazar tatil, pazartesi işbaşı yapacağım” durumu hiç yok. O yüzden o kavram bende yok artık, tamamen yok oldu. 

Hazır geçmişe gitmişken… Oyunculuğa 90’ların sonunda başladığını göz önüne alırsak, çekim şartları açısından neler değişti? 

Şartlarda bir iyileşme oldu mu diye soruyorsan, yanıtım hayır. Hiçbir iyileşme söz konusu değil bence. Durum stabil. Ama çalıştığım her iş öyle miydi, değildi. 11 sene oldu ve o 11 sene içinde yer aldığın işlerden kaç tanesi mükemmeldi diye sorarsan, ancak beş-altı tane sayabilirim. Her şeyiyle mükemmel diyorum ama… Set koşulları, çalışma koşulları… Sadece senaryoyla çıkan iş değil yani totalde bir mükemmellikten bahsediyorum. 

Oyunculuklar peki? Daha mı doğal artık? 

Sinema tarihine baktığınızda zaten öyle olmak durumunda. Çünkü hayat değişiyor, siz de değişmek zorundasınız. Bakış açısı değişiyor. Ben her gün uyandığımda başka biri oluyorum, başka bir şeyi cebime koyuyorum. O da başka bir oyunculuğu getiriyor işte. Kendini izleyip başka bir yere götürüyorsun. Bir de beğeniler değişiyor. 

‘Pazarları Hiç Sevmem’i konuşalım. Proje nasıl geldi sana? 

Ben Rezzan Tanyeli (Filmin yönetmeni) ile daha önceden tanışıyordum, bir reklam filminde birlikte çalışmıştık. Senaryoyu bana gösterdi, benim için düşündüğü karakter de benim şimdiye kadar hiç oynamadığım ve hep oynamak istediğim bir karakterdi. En sonunda böyle bir karaktere kavuşup, bir de bunu oynama şansı elde etmiş olmak ve bunu Rezzan Hanım’la birlikte yapmak beni çok mutlu etti. Çünkü onun alışılmadık bir bakış açısı var. Karakterleri ele alışı ve karakterlerin olaylar karşısındaki tepkileri de alışıldık değil. 

Tire’de çekilmişti, değil mi? 

Tire ve İstanbul’da. 6 hafta sürdü. 

Hep güçlü karakterler oynamıştın. Oysa şimdi Deniz, çok naif biri. 

Oynaması o kadar zevkliydi ki. Deniz, deli dolu neşeli, hayatı çok seven, aman şimdi şunu yapayım diye hesaplı planlı yaşamayan biri. Saf bir tarafı da var dediğin gibi, inandığı şeylerin peşinden haldır huldur gidebiliyor. 

Ne işi ne aşkı olanların izlemesi gereken bir film gibi geldi bana ‘Pazarları Hiç Sevmem’. 

Olabilir, evet. Deniz’in ne işi ne aşkı ne de keyfi var filmin başında. Ama işte hafif delidolu olduğu için bir şekilde hallediyor. Mutluluğu da başka türlü yaşıyor, mutsuzluğu da… Deniz’de beni en etkileyen şeylerden biri klasik kadın karakterlerinden biri olmaması. Güzel veya örnek vatandaş olma derdi yok, dan dun bir kadın… Neyse o! Ve biz de öyleyiz aslında. Steril bir hali yok yani. Ne yapacağını kestiremiyorsun bir kere. 

Bu filmin senin için ne gibi bir özelliği var önceki işlerinle karşılaştırdığında? 
Bazı şeyler vardır ya hayatta, bazı insanlar, bazı mekânlar ve günün bir ışığı... Ve onlar size neden hâlâ devam ettiğinizi, neden hâlâ umut ettiğinizi, zor zamanda sığındığınız anıları, iyi şeyleri hatırlatır. Bu film, bana hayattaki iyi şeyleri hatırlatıyor. Bir umut veriyor bana, mutlu ediyor. Çekim süreci için de söylüyorum bunu, geri dönüp geçen bütün süreci düşündüğümde o anıları hep çok güzel hatırlıyorum. Bu filmin özeti tamamen mutluluk yani benim için. 

Filmin finalinde de top seyirciye atılmış gibi... Biz karar vereceğiz Deniz ve Oğuz’un akıbetine. 
Top sizde, evet (Gülüyor). Ucu açık. Hayat da öyle değil mi? Yarın buluşacağız diye sözleşsek de buluşup buluşamayacağımız meçhul. 

Bundan sonra nasıl birini oynamak istiyorsun? 

Kesinlikle ‘Pazarları Hiç Sevmem’deki Deniz gibi birini. Tabii ki senaryonun / karakterin nasıl yazıldığına bağlı ama beni cezbeden tam da böyle bir karakter. Bir karakteri oynarken onu hayatına da taşıyorsun. Sete çatmadan önce veya sete çıktıktan sonra hep o karakteri düşünerek yaşıyorsun. Onun bunalımlarını düşünüyor, “O buna ne tepki verir?” diye soruyorsun. Doğal olarak bir süre sonra senin hayatında o enerji yer edinmeye başlıyor. O sabah çok mutlu uyanıyorsun mesela ama oynadığın karakterin bin bir derdi var. Sen onları hissetmek / oynamak zorundasın ve ben bunu çok uzun zamandır yapıyorum. Üzerine düşünme ve çalışma dönemi de böyle geçiyor tabii. Bu film, nefes almak gibiydi benim için. Tabii ki 7/24 o ruh haline girmek, girdikten sonra çıkamamak değil kastettiğim. Ama setten çıktığında dahi sen o karakterle ilgili “Ya burayı nasıl yapsam, nasıl oynasam?” diye düşünüyorsun, onunla ilgili şeylere dikkatini yoğunlaştırıyorsun. Mesela Deniz’i oynarken benim hayatım hep daha neşeli, daha pozitifti. Kendimi daha özgür bırakacağım şeylere yöneliyordum. 

Filmin en akılda kalıcı sahnelerinden biri Eminönü’ndeki alışveriş sahnesi. Senin İstanbul’unda hangi öğe baskın? 

Akşamüstü ışığında Galata Kulesi. Neden bilmiyorum ama kuleyi gördüğüm an çok mutlu oluyorum. Bir de Büyükada ve Polonezköy. Çocukluğum oralarda geçti çünkü. 

Yaz insanı mısın kış mı? 

Dört mevsimin insanıyım bence çünkü çabuk değişiyor ruh halim. Ama bahar sanırım en sevdiğim. Çünkü onda hepsinden var biraz. O ilkbahardaki yağmur mesela, hava kapalıdır ama güneş vardır… İşte o resmi çok severim. 

En sevdiğin vakit? 

Kesinlikle akşamüstü. O ışıkta çıkıp yürümeyi çok severim. Nerede olursam olayım... 

Moralin çok bozuk mesela. Seni nereye götürelim? Neresi iyi gelir? 

Hülya diye bir arkadaşım var. Onun deniz manzaralı, çiçekli balkonuna götürün. 

Hülya evde yok. 

O zaman ilk uçakla İtalya’ya yollayın (Gülüyor).


MELİSA’NIN ‘ EN SON’LARI
En son okuduğu kitap: Aynı anda birkaç kitap okuyor. En son okuduklarından biri Suzanne Collins’den ‘Açlık Oyunları’.
En son izlediği film: İstanbul Film Festivali’nde o kadar çok film izlemiş ki en son hangisini izlediğini hatırlayamıyor. ‘Şeytanın Adasının Kralı’ filmini özellikle çok sevmiş.
En son gittiği oyun: ‘Şems!… Unutma!’ (Cef Tiyatro) Öneriyor.
En son gittiği müze: Topkapı Sarayı. Muhteşem Yüzyıl’da oynamaya devam ederken, tek tatil gününde, yurtdışından gelen bir arkadaşını sarayın müzesine götürmüş.

(İpek İzci- Radikal)

banner646

banner814

banner559