Bu soru ile başlamak, bugüne ait çözünürlüğü yüksek bir demokrasi fotoğrafı çekmek için somut bir çerçeve oluşturma fırsatı sunuyor.

Çerçeveyi daha nesnel bir analizin etrafına yerleştirelim: İktidarın temerküzü, yani gücün tek elde toplanması ise mesele, uzunca bir tarih boyunca böylesine rakipsiz bir iktidara sahip olmamıştık. Seçilmiş liderlerin, arkasına halk desteği almış politikacıların gücü mutlak monarklarla bile mukayese edilemez. AK Parti iktidarının ve bu iktidarı tek başına temsil eden Başbakan Erdoğan\'ın bugün sahip olduğu gücün, tarihte bir benzeri yok. Atatürk bile bu kadar güçlü değildi. İktidarı, bürokratik seçkinlerle paylaşıyordu; yeni bir toplum inşa etmeye giriştiği için herhalde % 50\'nin oyunu serbest seçimlerde alamazdı. Nitekim 1931 yılında Serbest Fırka deneyini bu iddianın bir delili olarak kullanabiliriz. 1950-60 yılları arasında Demokrat Parti\'nin yükselişi sadece ikinci seçime sarkabildi. 1957 seçimleri geldiğinde DP oyları gerilemeye başlamıştı. Adalet Partisi, Anavatan Partisi ise kazandıkları ikinci seçimde bile oylarını muhafaza edemediler.

AK Parti iktidarı bu konuda tam anlamıyla bir istisna oluşturuyor. 10 yıllık iktidarı boyunca AK Parti, -yani Erdoğan- arkasındaki halk desteğini artırarak ilerledi. Bugün araştırmalar AK Parti\'nin oyunun % 54 civarında olduğunu gösteriyor. Bu kadar geniş bir halk desteğinin karşısında hiçbir güç duramaz. Arkasındaki halk desteğinin hakkını veren bir hükümetin bugün sahip olduğu güce ulaşması da son derece doğal. Rakipler teker teker elimine edildi. Askerî vesayet sona erdi. Devletin sahip olduğu bütün güçler tek elde toplandı. Devlet hiyerarşisi ilk defa hükümetin kontrolünde işlemeye başladı.

Demokrasi için olduğu gibi aklınıza gelebilecek her yönetim biçiminin bir paradoksu vardır. Teokratik bir yönetimde, Tanrı\'nın kimi vekil tayin ettiğine bakılır. Hiçbir diktatör, halkın isteklerine karşı uzun süre ayakta kalamaz. Demokraside halk, yönetme hakkını bir diktatöre veya bir seçkin gruba kontrolsüz bir şekilde devredebilir. Tek istisna, demokrasinin verdiği yetkiyi geri alabilme imkânına sahip olmasıdır. Her halükârda güvencemiz kişiler değil kurallardır. O zaman demokrasinin yazılı olan ve olmayan kurallarına bakmak gerekir.

Sadece demokrasilerde değil bütün siyasî düzenlerde rekabetin konusu gücün ele geçirilmesidir. Demokrasi, güç rekabetini herkesin üzerinde uzlaştığı kurallara bağladığı ve bu rekabette geride kalanlara da güvenceler sağladığı için tartışmasız bir üstünlüğe sahiptir. Gücün doğası her yerde aynıdır. Güç boşluk kabul etmez. Boş bulduğu alanı hemen doldurur. Siyasî rekabet bu gücün ele geçirilmesi ve elde tutulması için yapıldığına göre, daha fazla güç elde etme fırsatı çıktığında kimse geri çevirmez. Hiçbir iktidar sahibi, \"bu kadar güç bana yeter, daha fazlasını istemiyorum\" demez.

\"Erdoğan diktatör mü?\" sorusunun cevabını, Başbakan\'ın elinde bulundurduğu güce bakarak vermek doğru mu? Sorunun cevabından önce, bu gücün işaretleri üzerinde duralım:

Anayasa konusunda karamsarlık artıyor. Sivil toplum hareketli. Toplumda bir merak ve ilgi var. Çok sayıda öneri Meclis\'e ulaşıyor. Anayasa Uzlaşma Komisyonu saat gibi çalışıyor. Kimseden \"anayasa yapılmasın\" gibi bir itiraz gelmiyor. Peki karamsarlığın sebebi ne? Bir tek sebebi var: Başbakan takriben altı aydır, anayasa konusunda tek kelime etmiyor. Başbakan gündemine almadığı için hepimiz yeni anayasanın yapılamayacağı endişesine kapılıyoruz. Peki Başbakan neden gündemine almıyor? Bu sorunun cevabını ancak Erdoğan\'ın siyaset yapma tarzıyla, strateji hesabıyla ve zamanlama anlayışıyla verebiliriz. Objektif şartlar, anayasa yapamamış bir AK Parti liderinin güç kaybedeceğini gösteriyor. O zaman anayasa karamsarlığına bakarak sadece Erdoğan\'ın süreçleri belirleme gücünün pratiği hakkında yorum yapabiliriz.

Önceki hafta Erdoğan, yeni \"açılım\" mesajları verdi ve \"bedel ödemeye hazır olduğunu\" söyledi. PKK-BDP cephesinin Nevruz\'u öne çekerek iki koldan tırmandırdığı şiddet -hem kitlesel hem de bireysel- bu mesaja verilen bir cevaptan ibaret. PKK\'nın artan şiddeti, yolun daraldığını gösteriyor. Yolu daraltan ne? Başbakan\'ın bedel ödemeye hazır olduğunu söylemesi değil mi? Demek ki PKK, kendince bir bedel ödetmeye çalışıyor.

İşaretlerin ötesine geçelim. Sorunun diğer şeklini, Osman Can\'ın \"Demokratikleşmede limit aşıldı mı?\" sorusunu tartışarak devam edelim.

(ZAMAN)