banner815

Cüneyt ÖZDEMİR: CNNTÜRK Londra teklifimi kabul etmeseydi, yine gelirdim

FOTOĞRAFLAR: VEDAT BALTA

Gazeteci Cüneyt Özdemir, eşinin işi dolayısıyla bir süredir Londra’da yaşıyor. CNN Türk’te yayınlanan programını da İngiltere’den hazırlayıp sunuyor. İşi bitince oğlu Ali Mavi’yi uyutmaya giden Özdemir, “Biz Türkiye’de kazanın içindeki kurbağa gibi yaşıyoruz.” diyor .
 


Herkes aynı soruyu soruyor, neden geldiniz Londra’ya?


Eşim bir bilim insanı, Google’da çalışıyor ve Londra’dan çok iyi bir iş teklifi aldı. Karşılıklı olarak bir yıllığına neden böyle bir şey olmasın dedik. 23 yıldır gazetecilik yapıyorum, biraz havamız değişir, biraz daha farklı bir açıdan bakarız belki de dedik ve geldik.  


“…hayatlar hep erkeklerin kariyerleri üzerine kuruluyor. Hep kadınlar fedakârlık yapan tarafta kalıyor. Oysa ben aşk uğruna terk edilemeyecek kariyer olduğuna inanmıyorum”. Cümleniz herhalde her şeyi özetliyor…


Evet, aynen böyle düşünüyorum. Buraya gelerek bir anlamda eşimin elini biraz rahatlatmak, ona sunulan bir fırsatı değerlendirmesi için önünü açmak istedim. Elbette CNNTÜRK ile bunu konuştum ancak onlar kabul etmeseydi de ben buraya gelmeyi yüzde yüz aklıma koymuştum. Neyse ki ettiler programı yapıyoruz ama etmeselerdi, işsiz kalsaydım da bir yıl ara vermiş olurum diye düşündüm. Yani bunu aşk için yapmayacaksak ne için yapalım diye düşünüyorum.


  Garip bir aşk hikâyeniz var, uzun bir bekleyiş, sanki ruhların karşılaştıktan sonra doğru zamanı beklemesi gibi...


Aslında özel hayatımla ilgili konuşmaktan kaçınıyorum ancak bizim hikâyemiz biraz romantik aşk hikâyelerine benziyor. Evlendiğimiz gün dedim ki “yaşadıklarımızı film yapsak gerçekten gişe yapar.” Çünkü biz 6 yıl önce bir akşam bir dost sohbetinde iki bekâr insan olarak tanıştık. Sonra ben bir evlilik yaptım, eşim bir evlilik yaptı. Ben mutsuz oldum ayrıldım, sonra o mutsuz oldu, ayrıldı. Bu zaman diliminde neredeyse hiç görüşmedik. Sadece ara sıra mailleşiyorduk arkadaş olarak. Aradan bunca zaman geçtikten sonra tekrar görüşmeye başladık. O gün bu gündür bir daha da birbirimizi hiç bırakmadık.  


Çocukken hepimizin sevdiği bir kadındı Gülşen Bubikoğlu. Nasıl bir duygu Yeşilçam’ın bir zamanlar devlerinden birinin damadı olmak?


Valla muhteşem bir duygu. Şahsen tanıdığım zaman ne kadar eğlenceli, hayat dolu ve enerji dolu olduğunu yakından görme fırsatım oldu. Öyle olunca insan daha da etkileniyor. Allah herkese böyle bir kayınvalide versin.


Baba Cüneyt Özdemir ile çocuk Cüneyt’i karşılaştırdığınızda neler görüyorsunuz?  


Baba olduktan sonra annelerin değerini daha iyi anladım. Babalıkta ise henüz yeniyim. Ama bir süre sonra eminim kendi babamla olan ilişkimle de ilgili çok farklı bir bakış açısı getireceğine inanıyorum.


Siz nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Her istediğine anında sahip olanlardan mıydınız yoksa beklemeyi çocuk yaşta öğrenenlerden mi?


Dışarıdan bakıldığında ‘beyaz Türk’ izlenimi versem de her ne kadar, ben Ankara’nın Keçiören semtinde doğdum ki o zamanlar oraya başbakan henüz gelmemişti ve Keçiören, Ankara’nın yeni gelişen bir semtiydi. Emekli memur baba ve ev hanımı bir annenin çocuklarından biriyim. Bizim ailede herkesin kendine göre bir başarı hikâyesi var. Babam köyden çıkmış, askeriyede bir kariyer elde etmiş. Annem ise üç çocuğu tek başına yetiştirerek ayrı bir başarı öyküsü yazmıştı. Büyük ablam kendi başına çalışarak İngilizce öğrenip daha sonrasında Amerikan Büyükelçiliği’nde memur olarak çalışmaya başlamıştı; küçük ablam ise kendi imkânlarıyla üniversiteye gitti okudu. Böyle bir aile içinde ben de  kendi çabamla çalışıp çabalayıp böyle bir kariyer sahibi oldum. Çocukluğum biraz mahalle hayatıyla, biraz da sokakta geçti diyebilirim. Büyük ağabeylerin çocukları kavga ettirip eğlendiği, herkesin birbirine takma isimlerle seslendiği, kar yağdığında bütün mahallenin büyük küçük demeden sokağa dökülüp kartopu oynadığı, komşuluğun olduğu bir çocukluktu benimkisi.


Çoğunuzun ismi Mavi. Hikâyesi nedir?


Biz eşimle  altı yıl boyunca karşılıklı yazışmalar yapmıştık. Ben e-mail atmışım o bana mektup yazmış. Bir gün bana hangi rengi seversin diye sordu. Maviyi sevdiğimi söyledim. Benden aldığı cevapla bir kitap hazırlamış, rengi mavi. Konuşma esnasında ‘çocuğun adını Mavi mi koysak?’ dedi, ben de süper bir fikir olduğunu düşündüm. Ama sonra aileler ‘o nasıl isim’ , ‘Mavi diye isim mi olur’ dediler. Hatta bazı meslektaşlarım Mavi olmasın çocuk, çok zorluk çeker şeklinde yorum yaptılar. Biz de iyi madem bir isim daha ekleyelim dedik ve standart Türk ismi olan Ali de eklenince Ali Mavi oldu oğlumuzun ismi. İlk başta Mavi ismini yadırgayanlar bile şu an o kadar çok bu ismi benimsediler ki Mavi aşağı Mavi yukarı şeklindeler.


Konuk yayına çıkacak ama arpa istiyor!


Canlı yayında Dilberay ile yaşanan "Zorunda mıyım" diyaloğu dilden dile dolaştı. İzleyicilerin bilmediği sadece ekibin ve sizin bildiği hikâyeler var mı?


Bir at meselesi vardı yaşadığımız. Adamın birinin parası var, yarış atları var. Bir gün sıradan bir kısrak atların olduğu yere girmiş, hepsiyle çiftleşmiş. Onu yayına aldığımız programda ben hayatımda ilk kez kendimi tutamayıp gülme krizine girdim ve yayın sırasında da çıkamadım. Biraz da rezil olduğum bir şeydi ama o kadar komikti ki Cem Yılmaz gibi bir adamdı. Zaten yayına girmeden önce tuhaflıklar başlamıştı. Emiray Yılmaz geldi, dedi ki: ‘Atların sahibi konuk olmayı kabul etti ama arpa istiyor' dedi. Bugüne kadar para isteyen oldu ama arpa isteyeni ilk kez duydum. ‘Ne yapacakmış?' diye sordum. ‘atlara verecekmiş' dediler. Prensip olarak normalde kimseye para vermeyiz yayına çıkmaları için. Sonra ‘arpa kaç lira ki?' diye sordum gayri ihtiyari, hayatımda hiç arpa almadığımdan. Bir çuvalı 50 lira falanmış ‘iyi alalım' dedim. Atlara verecekmiş madem bir faydamız olsun dedik.


Türkiye’de kazana atılmış kurbağa gibiyiz


Cüneyt Özdemir'in Londra'da bir günü nasıl geçiyor?


Çocuğumuzun diş çıkartma zamanı, bu yüzden genelde sabah 5-6 gibi Mavi'yle beraber uyanıyorum. Annesini uyandırmadan onunla ilgilenmeye çalışıyorum. Özellikle son zamanlarda kucağımda uyumaya alıştı, onu kucağıma alıp oturuyorum. Londra saatiyle sabah 6, Türkiye saatiyle 8'de Türkiye'de yayınlanan gazeteleri okumaya başlıyorum. Her gün saat 10'da ben neredeysem çoğu zaman evden, bazen de bir kafeden- 5N 1K'nın haber toplantısını yapıyoruz internet üzerinden. Yaklaşık bir saat sürüyor bu toplantı. CNNTÜRK merkezden ve Londra ofisinden yaklaşık 7-8 editör arkadaşımızın katıldığı bir toplantı oluyor. Bazen konukların da katıldığı yaklaşık 10 kişilik bir hangout toplantısı gerçekleşiyor. Ardından öğlen 1'e kadar köşe yazımla uğraşıyorum. Yine öğle saatleri saat üç civarında Londra'daki büroya geçip tamamen program hazırlıklarına konsantre oluyorum. Türkiye saatiyle yedi buçukta yayına giriyorum. Yayından sonra ise genelde eve gidiyorum. Mavi'nin uyuma saatine bir saat kalıyor, onunla oynuyorum ve sonra uyutuyoruz. Sonrasında genelde bir film izliyoruz ya da birkaç akşam bakıcı ayarlarsak dışarıda bir şeyler yapıyoruz. Bunlar klişe gelebilir ama gerçekten böyle. Bilmiyorum gerçekten sıkıcı mı ama gerçek.


Londra'daki günlerinize ilişkin ‘tuhaf zamanlar' benzetmesi yapıyorsunuz...  


Gelirken İngiltere ve Türkiye arasında bir karşılaştırmaya girmemeye dikkat edeceğimin sözünü verdim kendi kendime. Çünkü her ülkenin farklı gerçekleri var. Yaşam standartları ve tarzları birbirinden oldukça farklı. Ancak bir de değişmeyen evrensel gerçekler var. Çok sıradan bir örnektir; kurbağanın birini bir kazana atıyorsunuz, altını yakıyorsunuz. Kazan kaynamaya başlayana kadar kurbağa kazanın ısındığını fark etmiyor çünkü ısı yavaş yavaş artıyor. Aynı kazanın içine dışarıdan bir kurbağayı attığınız zaman kurbağa hemen atlayıp çıkıyor. Bizler Türkiye'de birazcık kazanın içindeki kurbağa gibiyiz. Suyumuz yavaş yavaş ısıtılıyor. Farklı bir yere çıktığımızda, mesela yurtdışı, farklı gündemlere, farklı hayatlara bakmaya başladığımızda bizim aslında normal gibi algıladığımız şeylerin anormal olduğunu fark ediyorsunuz.


Mesela?


En basit haliyle kaldırımların yüksekliği. Bakıyorsunuz Türkiye'de engelli olmak tam bir cehennemde yaşamak gibi. Ancak buradan bakınca şunu fark ediyorsunuz: Bir kaldırımı şehrin her yerine aynı yükseklikte yapabilirsiniz. Bu, bakıldığında çok basit bir şey, kaldırımdan bahsediyoruz. Yani basın özgürlüğünden, demokrasiden ya da Başbakan'ın bilmem nesinden falan bahsetmiyoruz. Altı üstü bir kaldırımın düzeninden bahsediyoruz. Her yerde 10 cm oluşunu konuşuyoruz. Basit gibi görünen bu şey ne kadar önemli aslında. Türkiye'de kaldırımda engelli geçişi olmadığı için biri hayatını kaybedebiliyor, çöp kamyonunun altında kalarak. Buraya geldiğinizde 10 cm bir farkın ne kadar büyük bir lüks olduğunu görüyorsunuz. Biraz bunları görmek iyi geldi bana.


(Kaynak: Zaman Britanya)

banner646

banner814

banner559